Wednesday, August 10, 2022

YENİ ROMANIMDAN

 Üzerinde çalışmakta olduğum yeni romanımdan bir bölüm.


Önde Dr. Naci Bey, arkasında diğer iki doktor ve Törk, Ohio State Üniversitesi’nin kapalı spor salonu olan devasa St. John Arena’ya doğru yöneldiler. Büyük ana kapıdan girdiler ve tribünlere ulaşmak için karşılarına gelen merdivenlerden çıkmaya başladılar. Merdivenlerin yarısına henüz ulaşmışlardı ki, spor salonundan yükselen bir ses, bir davul-zurna ikilisinin kulağı delerken göğsü yumruklayan gümbürtüsü, gelenlere ulaştı. Merdivenlerin tepesine çıkıp aşağıda kalan oyun sahasına baktıklarında manzara muhteşemdi. Ortada zeybek giysileri içinde bir genç adam zurna üflerken, hemen yanında geleneksel üçetek giymiş bir genç kız boynunda asılı ramazan davulunu ritimle tokmaklıyordu. Muhteşem olan bu ikilinin yaptıkları müzik değildi. Törk’ün ve yanındaki Türk doktorların yüreklerini heyecanla kabartan, bu delikanlı ile genç kızın etrafında el ele vermiş, enstrümanların ritmi ile dalgalanan yüzden fazla Amerikalı gençti.


Yeni gelen dört Türk tribün sıralarını bölen merdivenlerden inerek oyun sahasına yaklaştılar ve en öndekinin üç gerisindeki sıraya yan yana iliştiler. Şimdi zurnayı üfleyen genç ile davulu çalan genç kızı daha yakından görebiliyorlardı. Delikanlı hafif göbekli ve omuzuna kadar uzun saçlı idi. Kısa bir sakalı ve bıyıkları vardı. İzleyen Türkler, Anadolu folkloru konusunda uzman olmadıklarından, genç adamın üzerindeki zeybek giysilerini andıran kıyafetin aslında herhangi bir yöreye özgü bir giyim tarzını yansıtmadığını anlamaları olanaksızdı. O anda onları etkileyen önlerindeki alanda daha önce benzerlerini çok gördükleri tanıdık bir kıyafet içindeki bu kişinin, fareli köyün kavalcısı misali, etrafındaki gençleri tek vücut hale getirmiş ve yine kulaklarına yabancı gelmeyen bir ezgi eşliğinde oynatmakta olduğu idi. İzleyiciler biraz dikkatle dinleseler, zurnadan yükselen ezginin de bilinen bir halk oyunu parçası olmayıp Modern Folk Üçlüsü’ nün popülerleştirdiği Ali Paşa Ağıtı olduğunu fark edebilirlerdi.

Zurnacı gencin milli kökenini belli edecek belirgin bir etnik tipi yoktu. Ancak davul çalan genç kız Anglosakson ırkın bütün özelliklerini taşıyordu. İnce uzun boylu, pembemsi beyaz tenli, mavi gözlü ve düz uzun sarı saçlı idi. Zurnayı çalanın müziğin ritmini vurgulamak çabası ile aleti üflerken eğilip bükülmesine karşın, davula daha bir ruhsuz vuruyordu. Ama bu ayrıntı da, manzara karşısında apışmış dört Türk’ün dikkatinden kaçtı. Gördükleri ve duydukları, bulundukları mekânda izleyip dinleyecekleri önceden söylense asla ihtimal vermeyecekleri bir olaydı. Sıradan vatandaşının haritada Türkiye’nin yerini gösteremeyeceği, Amerika Birleşik Devletleri gibi bir ülkede, hem de o ülkenin kendi kültürü dışındaki kültürlerle bağı sıfır düzeyde olan, Ohio gibi, kültürel açıdan içine kapalı bir eyaletinde, yüz küsur Amerikalı genç Anadolu folklorunun ritmi ile hoplayıp duruyordu. Bu da az şaşırtıcı bir şey değildi.

Üç doktor ve Törk’ün ilgi, şaşkınlık ve hayranlıkla izledikleri çalışma yirmi dakika kadar daha devam etti. Dansçı Amerikalı gençler dağılmaya başlayınca, kendilerini izleyen dört kişiyi fark eden zurnacı genç adam onlara doğru yaklaştı.

- Hoş geldiniz Naci Bey. Nasıl buldunuz çalışmayı?
- Doğrusu çok heyecanlandık. Bu kadarını beklemiyorduk doğrusu. Kimdir bu gençler, nereden buldun bizim oyunlara merak duyan bu kadar insanı?
- Doktor Bey, bu gençler yalnız Türk oyunlarına değil, Amerika dışında yaşayan pek çok milletin halk danslarına ilgi duyuyorlar. Bu ülkenin hemen her eyaletinde, özellikle Avrupa folkloruna ilgi duyan insanların oluşturduğu etnik dans kulüpleri var. Burada gördükleriniz de Ohio eyaletindeki böyle bir kulübün üyeleri.

Törk lafa girdi;
- Peki kim öğretmiş bunlara bizim oyunları?
- Ben
dedi, zurnanın ağızlığını çıkarıp silerken. Söyleyiş tarzındaki gururu sezmemek mümkün değildi.

Dr. Naci Bey tekrar konuştu;
- Bora, bugün buraya ne için geldiğimizi biliyorsun.
- Biliyorum Doktor Bey. Türkiye’den bir halk oyunları gurubu getirip Amerika’da gösteriler yapacağız. Bunun ayrıntılarını konuşacağız.

FOTEM Türk halk oyunları topluluğunun Amerika turnesinin planlanması o gün orada başladı.

Naci Bey, Törk ve diğer iki Türk doktorun St John’s Arena’yı ziyaret ettikleri günden yaklaşık iki ay sonra, aynı kampüste farklı bir binadayız. Saat 19:55. Burası Ohio State Üniversitesi’nin en büyük konser salonu Mershon Auditorium. 1500 kişi kapasiteli salonun hemen tamamı dolu. İzleyicilerin çoğunu Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta-Batı bölgesinde yaşayan Türk’ler oluşturuyor. Buna karşılık, kalabalığın içinde doğma büyüme Amerikalılar da az değil. Saatler 20:01’yi gösterdiğinde sahne arkasından güçlü bir zurna sesi yükseliyor. Salondaki Türklerin arasında bu sesi canlı olarak çok uzun yıllardır duymamış olanlar çoğunlukta. Bunların çoğunun belleği, zurna sesini, Türkiye’de bıraktıkları çocukluklarının bayram sabahları radyodan yükselen oyun havaları ile eşleştiriyor. İyice loşlaşan salonu gittikçe güçlenerek dolduran bu ses, Türk kökenli izleyicilerin yüreklerini iyice titretmeye koyulduğunda zurnaya bir de davul ritmi ekleniyor. Davul zurna düeti ile perde de yavaşça açılırken sahne aydınlanmaya başlıyor ve sahnede yerlerini almış dansçılar belirginleşiyor. Salonda inanılmaz bir alkış ve çığlık fırtınası kopuyor. Törk, çevresindeki Amerikalıların da havaya girip heyecanlandıklarını fark ediyor. Onlar da Türkler kadar gürültü çıkarıyorlar.

O akşam FOTEM halk oyunları gurubu Columbus'lu izleyicilere Türkiye’nin farklı yörelerinden on beş kadar değişik oyun sundular. 

Friday, July 29, 2022

 SÖZÜM SÖZ

1964-65 ders yılında Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde Bitki Besleme dersimiz var. Daha FKB’deyken, Botanik, Zooloji gibi derslerin yoğunluğundan şikayet ettiğimizde bizden önceki sınıflar ‘Onlar da ders mi, siz bir de Hıfzı Hoca'nın Bitki Beslemesi’ni alın da, kazık ders nasıl olurmuş göreceksiniz’ diye gözümüzü korkutmaya başlamışlardı. Gerçekten de Hıfzı Güner Hoca'nın dersinden geçmek fakülteden yarı yarıya mezun olmak gibi bir şeydi. Bu varsayımın kanıtı olarak da ilk geçme sınavında çaktım. Yaz sonunda da bir daha çuvallamaz mıyım.. Bende şafak attı. Haziran ‘65’de üçüncü hakkıma gireceğim. O yıllarda dört kez başarısız olursan fakülteden atılıyorsun. Aldı mı beni bir korku.. Sınav tarihi yaklaştığında bir gün sınıfın önüne çıktım ve şöyle bir anonsta bulundum; ‘Bu Bitki Besleme’ye çok iyi çalışacağım ve bu kez geçeceğim. Geçersem de, o kadar mutlu olacağım ki, işte size burada ilan ediyorum: elbiselerimle Fakülte Lokali’nin önündeki havuza atlayacağım.’ Ve, Hıfzı Hoca bu kez geçer not verdi ve dersten geçtim. İyi de, verilmiş sözüm var. Bir çeşit adak yani. Yerine getirilmesi lazım. Çaresiz, sınıfta kara tahtaya bir tarih yazıp, o gün öğlen arasında sözümü yerine getireceğimi ilan ettim. Doğal olarak, kimsenin beni mecbur ettiği, zorladığı yok. Havuza atlamasam da kimsenin umurunda değil. Ancak hayli zıpırdım ve bu tür maymunluklar yapıp ilgi odağı olmaya bayılıyordum. Gün ve saat geldi. İlanımı hemen bütün arkadaşlar zaten duymuştu. Önce, havuzun yakınındaki ıhlamurun altında yere oturup bir süre arkadaşların toplanmasını bekledim. Yeteri kadar izleyici hazır olunca da gösteri başladı. Öykünün gerisini aşağıdaki görseller özetliyor.










Şimdi düşündüm de; o zaman akıl edememiştim, keşke sınavı verdikten sonra bu fotoğrafları Hıfzı Hoca’ya da verseydim.

Friday, June 24, 2022

ŞAFAK SÖKERKEN

Nisan ayında doğanın uyanıp kabuğunu çatlattığı günler. Vücut, ılık bir kaplıca havuzunda nasıl mayışır ya, işte güneş de bu dönemde gün boyu insanı öyle gevşetiyor. Ama bu, gündüz saatlerinde. Gece bastırdığında, o ayrı bir hikaye. Hele, kuzeye açık, kıyıda, denize bakan dik yarların dibinde, bir orman kenarındaysan. 24 Mayıs’ı 25’e bağlayan gece Anzak Koyu’ndayım. Nefes ağızdan veya burundan çıktığı an buhar oluyor. Üzerimde atlet fanila üzerine uzun kollu bir flanel gömlek, onun üzerine yün örgü bir kazak, sonra su geçirmez bir parka, en üstte de sağlam bir balıkçı yağmurluğu olduğu halde ayaz ısırıyor.



Gelibolu yarımadasının Saros körfezi kıyısında Kabatepe mahallinin üç kilometre kuzeyinde Arıburnu adı ile denize doğru uzanan ufak çıkıntının bitişiğindeki bu küçük koyun resmi adı, 1985’de Avustralya ile yapılan bir antlaşma ile, o ülkede bir yere ‘Atatürk’ adı verilmesine karşılık, ‘Anzak Koyu’ oldu. Bilindiği gibi, ‘ANZAC’ akronimi, Avustralya Yeni Zelanda Kolordusu anlamına geliyor.


107 yıl önce, tam da bulunduğum bu yerde ve bu saatte, ne zaman geleceği belli olmayan ama geleceği kesin olan düşmanı bekleyen gözetleme erlerinden birinin yerine koyuyorum kendimi. 25 Nisan 1915’de, Saros kıyısında Kabatepe’den başlayıp Anzak koyunun kuzey ucuna kadar olan yaklaşık dört kilometrelik bu kesimde 3üncü Osmanlı Kolordusu’nun 9uncu Tümeni’ne bağlı 27nci Alay’ın 2inci Tabur’u düşmanı gözetleme görevinde idi. Her ne kadar ‘taburdokuz yüz askere kadar çıkabilen bir birlik olsa da, o günün şartlarında büyük olasılıkla bu tabur en düşük düzeyde tutularak 400 asker civarında bir mevcuda sahipti. O hesapla, destek görevlerde olan erler de çıkarıldığında, o gece bu hat üzerinde gözetlemede olan askerler yaklaşık yirmişer metre aralıkla dizilmiş olmalıydılar. Kendimi yerine koymaya çalıştığım o asker nereli idi? Anadolu’nun uzak bir köşesinden mi, yoksa yakından, Gelibolu köylerinin birinden mi? Askere yeni mi alınmıştı, yoksa o gün o cephede görevli pek çok diğer vatan evladı gibi Balkan Savaşı’na da katılmış, altı yıldır evini, ailesini göremeden tekrar ön saflara sürülmüş Mehmetler’den biri miydi? Bu saatte karnı tok olamazdı. İhtimal, akşam yemeği olarak bir tas kırık buğday çorbası, kuru üzüm hoşafı ve bir tayın ekmek verilmişti. Genç olduğundan ayaza benden çok daha dayanıklı olmalıydı ama sırtındaki mintanı, kaba kumaştan üniforma ceketi ve en üste giydiği yün kaputu kendisini ne kadar koruyabiliyordu? O saatte uyanık mıydı, yoksa eli tetikte uyukluyor muydu? Evli miydi, bekar mıydı? Eşini, varsa çocuklarını, bekarsa sevdalısını en son ne zaman görmüştü? Ve asıl merak ettiğim, birazdan başlayıp sekiz ay boyunca burada yaşanacak cehennemi kestirebiliyor muydu?


Plastik bir koltuğun üzerinde tünemiş ve kafamda bu soruları yoğururarak Şafakta Anma Töreni’nin başlama saatini ettim. Törenin ayrıntılarına geçmeden önce, bu etkinliğin ne için yapıldığını ve katılmak için gereken ön hazırlıkları anlatayım. Birinci Dünya Savaşı’nda, 18 Mart 1915’de, ‘Müttefik (veya İtilaf) Devletleri’nden İngiltere ve Fransa’nın ortak bir donanma ile Çanakkale Boğazı’nı zorlayıp başarısız olmaları sonucu, bir kez de karadan saldırarak boğazı ele geçirip İstanbul’a ulaşma niyeti ile Gelibolu yarımadasına çıkarma yapmayı denediler. 25 Nisan’da şafak sökerken İngiliz askerleri yarımadanın burnundaki Seddülbahir köyü yakınına saldırırken, o tarihte İngiltere İmparatorluğu’na yeni katılmış iki genç ülke olan Avustralya ve Yeni Zelanda’lı piyadeler de ‘Anzak Koyu’na çıktılar. Burada yaşanan son derece kanlı boğuşmalardan sonra amaçlarını gerçekleştiremeyeceklerini anlayan işgalciler sonunda çekilmek zorunda kaldılar. Yenilgi ile sonlanmasına karşın, bütün dünyanın Gelibolu Kampanyası olarak bildiği bu harekat, Avustralya ve Yeni Zelanda halklarında derin izler bıraktı. Bunun temel nedeni, bu iki genç milletin evlatlarının kökenleri nedeniyle bağlı oldukları imparatorluğun siyasi hırsı nedeniyle başarı şansı hemen hemen sıfır olan bir boğuşmada telef edilirken gösterdikleri cesaret, dayanışma ve mücadele ruhunun bu ülkelerin kimliklerinin oluşmasına yol açtığına inanılması. Bu yüzden, Avustralya’da 1916’da, daha Birinci Dünya Savaşı bitmeden, Anzaklar’ı anma günü düzenlenmeye başladı. 1970’li yıllardan bu yana da Gelibolu’daki Anzak Koyu’nda anma törenleri yapılıyor.


Arıburnu ve Anafartalar bölgesindeki savaş alanlarını daha önce birkaç kez gezmiştim. Buralarda yaşananlarla ilgili hem Türk tarafı hem de Müttefikler’ce yazılmış pek çok yazı okudum. Bu nedenle öteden beri bu ‘Şafakta Anma Töreni’ni merak eder, katılarak etkinlik sırasında yaşanan ve hissedilenleri deneyimlemek istiyordum. Kısmet bu yıla imiş. Yakınlarım arasında, 78 yaşımda, ciddi bedensel dayanıklılık gerektiren böyle bir şeye heves etmemin akıllı işi olmadığı yönünde beni uyaranlar olduysa da, ben ‘aklına koydunsa yap, daha sonra neden yapmadım diye hayıflanırsın’ diyenlerin yüreklendirmesiyle buralara geldim. Çok da iyi etmişim.


Sivil katılımcıların kendi araçları ile tören alanına yaklaşmaları mümkün değil. En yakın otopark alandan üç kilometre uzaktaki Kabatepe’de. Güvenlik nedeni ile etkinlik bölgesine 24 Nisan gecesi 23:00’den önce girilmesine izin verilmediği gibi, ertesi sabah 03:00’den sonra da mümkün değil. Dolayısı ile özel araçla gelenlerin yukarıdaki saatler arasında araçlarını park edip gece karanlığında o üç kilometreyi yürümeleri gerekiyor. Öyle olunca, katılanların çoğu bir tura katılarak gelmeyi tercih ediyor. Benim katıldığım turun otobüsü 23:30’da Ecabat’tan yola çıktı. Tur grubu içinde iki rehber ve tur organizatörü dışında benden başka Türk yok. Yanımda oturan Yeni Zelandalı genç piyade subayı Shane Potaka ile hemen kaynaşıyoruz. Arkamdaki koltukta Yeni Zelanda’nın yerli ahalisi olan bir Maori beyefendi oturuyor. Diğer yolcuların hemen hepsi Avustralyalı. Genç bir çift 8 ve 10 yaşlarındaki çocuklarını da getirmiş.


Söz konusu tören Avustralya ve Yeni Zelanda tarafından ortaklaşa düzenleniyor. Etkinlik Türkiye’nin izni, himayesi ve güvencesi ile yapılıyor. Bölgenin ve katılanların güvenliği yanında bölgedeki trafik düzenlemesi Türk güvenlik güçlerince sağlanıyor. Pandemi nedeni ile iki yıl yapılamayan tören bu yıl tekrar gerçekleştirildi. Daha önceki yıllarda sivil katılımın 12.000’i geçmesine karşın bu yıl katılanlar, yine pandemi nedeni ile, 400 civarında idi. Katılmak isteyenler Internet üzerinden başvuruda bulunuyor ve sağlanan kişisel bilgiler kontrol edildikten sonra istekliye bir katılım belgesi gönderiliyor. Normal olarak, güvenlik açısından herhangi bir sorun arz etmeyen herkes, tören bölgesi kapasitesinin el verdiği ölçüde, kabul ediliyor. Türk vatandaşlarının katılması memnuniyetle karşılanıyor.


Bölgeye yaklaştığımız bir yerde ilk güvenlik noktasında duruyoruz. Yolcular inmeden, hassas burunlu köpekler otobüsün bagajlarındaki çantaları denetliyor. Bir kaç yıl önce, daha sonra aslı olmadığı anlaşılan, tören alanına yönelik bir terör ihbarı üzerine güvenlik önlemlerinin arttırıldığını öğreniyorum. Gece yarısından sonra tören alanına bir kilometre kala bir noktaya kadar getirilip bırakılıyoruz. Alan girişine kadar geçici olarak aydınlatılmış yoldan yürümek gerekiyor. Yaşlı veya yürüme engelli olanlar için özel bir mekik aracı tahsis edilmiş. İhtiyarlığın ender nimetlerinden birinin keyfini çıkararak ‘kabul çadırı’na zahmetsizce ulaşıyorum. Çadırda dört beş adet metal detektörlü denetim noktası oluşturulmuş. Sıraya giriyoruz. Çok sayıda, bir örnek kırmızı parkalı, iyi İngilizce konuşan Türk gencin katılımcıları karşılayarak yardımcı olmaya çalıştıkları dikkatimi çekiyor.




Alana alkollü içki ve 100 ml’den fazla herhangi bir akışkan maddenin getirilmesi yasak. Bu tür sınırlamaların olmadığı daha eski yıllarda, bazı kendini bilmez genç ziyaretçilerin ağırbaşlı ve hüzünlü olması beklenen bu etkinliği bütün gece süren bir çeşit eğlenceye dönüştürmeye çalıştığı hatırlanıyor.


Tören alanı hemen deniz kenarında, denize doğru hafif eğimli bir çayırlık. Ortalık portatif tesisat ile aydınlatılmış. Sol yanda büyük bir ekranda gece boyunca konuyla ilgili belgeseller gösteriliyor. En önde resmi davetliler için iki adet tribün kurulmuş. Onların arkasındaki alan sivil katılımcılara ayrılmış. Çoğunluğu 25 – 40 yaş aralığında olan katılımcıların çoğu yanlarında getirdikleri uyku tulumları veya battaniyelere sarınarak bu alanda yerde oturarak veya yatarak geceyi geçiriyorlar. O alanın bir köşesine de, yine yaşlılar ve fiziki engelliler için, yirmi yirmi beş kişilik daha küçük bir tribün daha yerleştirilmiş. Beni oraya buyur ediyorlar. Benden önce gelip en köşedeki sandalyeyi kapmış uyanık bir ‘ihtiyar’ın yanındaki sandalyeyi boş bırakıp ben de oturuyorum. Az sonra tanışıyoruz. Avustralyalı emekli petrol mühendisi Wayne, uzun yıllar Libya ve Cezayir’de çalışmış ve benden en az on yaş daha genç. Sanırım alandaki en yaşlı kişi benim.














Sabahın 03:30’unda hava iyice soğumuş bulunuyor. Etrafımdaki yabancı katılımcıların ve yine yabancı görevlilerin bazılarının yakalarında veya şapkalarında yapma gelincik çiçekleri var. Gelincik, savaşlarda yitirilmiş şehitlerin anılmasında dünyanın değişik ülkelerinde kullanılan bir sembol. En çok da Avustralyalılar tarafından Gelibolu’da bıraktıkları şehitleri anmak için kullanılıyor. Bizde pek uygulanan bir adet değil ama, o sabah, 107 yıl önce bulunduğum yerde vatanı için canını vermiş şehitlerimizin anısına, önceden hazırladığım yapma bir gelinciği şapkama iliştiriyorum.



















Saat 04:30 civarında bir grup görevli, davetli tribünlerindeki plastik sandalyelerin üzerinde soğuktan yoğunlaşan ıslaklığı kurulamaya geliyor.






Ben, yanımda getirdiğim uyku tulumumu, içine girmek yerine, ıslak sandalyeme sererek üzerine oturmayı tercih ediyorum. Bir ara, bacaklarımdaki dolaşımı arttırmak için yerimden kalkıp yine yaşlıların zaman zaman girip ısınmaları için tahsis edilmiş çadıra yöneliyorum. İçeride orta yaşlı bir Türk çift ve birkaç Avustralyalı genç var. Her ne kadar onlar için ayrılmamış olsa da, görevliler bu üşümüş gençlerin bir süre o çadırda kalıp ısınmalarına ve birer bardak ikram çay içmelerine ses çıkarmıyor.










Biraz ısındıktan sonra dışarı çıkıp tören bölgesinin uzak bir köşesine kurulmuş yiyecek içecek çadırlarına yöneliyorum. Türklerin işlettiği iki büfede soğuk ve sıcak içecekler, döner ve şiş kebap gibi yiyecekler satılıyor. Yol arkadaşım Shane ile karşılaşıyorum. Ayakta yaptığımız beş on dakikalık sohbette kola eşliğinde iki adet yarım ekmek arası döner sandviç götürüyor. 190 cm üzerindeki atletik yapısından ötürü hiç de yadırgamıyorum. Daha sonra yerime dönüyorum. Tören alanı yeterince aydınlatılmış. Hemen önümüz deniz olmasına karşın, ışıkların da göz alması nedeni ile Saros görünmüyor. Ancak çok hafif dalgaların çakıllı sahilde çıkardığı hışırtı bana kadar ulaşıyor. Gündüz olduğunda arkamızdaki ağaçlıkları dolduracak kuş cıvıltısı henüz başlamamış olmakla beraber, bülbül olduğunu tahmin ettiğim yalnız bir kuş şafağın yaklaştığını hatırlatıyor.


05:00’de Avustralya ve Yeni Zelanda Askeri Karma Bandosu, biraz da uyuyanları uyandırmak için, hafiften yumuşak ezgiler çalmaya başlarken resmi davetliler de gelmeye başlıyor. Gelibolu Kampanyası’na katılmış bütün milletleri temsilen üst düzey bürokratlar, subaylar, askeri ateşeler, sefaret ve konsolosluk mensupları. İngiliz, Avustralyalı, Yeni Zelandalı, Hintli, Pakistanlı, Fransız ve başkaları. En ön safta yer verilmiş olan Yeni Zelanda Gaziler Bakanı Melissa Heni Mekameka Whaitiri’nin geleneksel Maori kıyafeti dikkat çekiyor.















Davetliler arasında Bakan Whaitiri’den başka, Avustralya’nın Türkiye Büyükelçisi, Çanakkale Valimiz, bir generalimiz, birkaç yabancı general ve bizimkilerle beraber yabancı on beş yirmi yüksek rütbeli subay var. Tören tam 05:30’da, daha önce görmediğim, Avustralya ve Yeni Zelanda yerli halklarının kullandığı ilginç müzik aletleri eşliğinde Maori dilinde icra edilen hüzünlü bir ilahi ile başlıyor. Arkadan, Avustralya’nın yerli halkı Aborjinleri temsil eden bir deniz kuvvetleri mensubu, uzun, ağır ve içi boş ahşap bir borudan oluşan çok ilginç başka bir müzik aleti ‘didjeridu’yu çalarak törenin başladığını ilan ediyor.














Töreni yöneten Yeni Zelanda Kraliyet Ordusu’ndan Yarbay Sheree Alexander’in önerisi ile ayağa kalkıyor















ve etkinliği düzenleyen iki ülkenin farklı silahlı kuvvetlerini temsil eden, ikisi kadın, dört asker alçak seste tırrım tırrım tempo veren bir trampet eşliğinde gelerek tören alanın önünde kurulduğu varsayılan bir katafalkın dört köşesinde yerlerini alıyor. Arkaları katafalka dönük, tüfeklerini ters çeviriyor, namlularını yere koyup üzerine baston gibi dayanıyor, yine trampetin tırrım tırrımı ile başlarını öne indiriyorlar. Bu dört asker yaklaşık bir saat süren tören boyunca kımıldamadan öylece kaldılar.



Bu katafalk nöbet ritüeli ile ilgili şöyle de bir bilgi edindim; bu nöbeti tutan askerlerden hiçbirinin rütbesi anılmakta olan şehitlerin hiçbirinin rütbesinden daha yüksek olamazmış. O nedenle nöbeti tutan dört asker de er rütbesinde.


Daha sonra, davetlilerden birkaçı çok kısa konuşmalar yapmak üzere podyuma geliyor. ‘Şehitleri anmaya davet’ konuşmasını yapan Yeni Zelandalı tümgeneralin de, Yarbay Alexander gibi, üniforması üzerine ülkesinin yerli halkının kullandığı, renkli kuş tüyleri ile bezenmiş, ilginç pelerinden giydiği dikkatlerden kaçmıyor. Benim aklımda ise, generalin sözlerinden biri kalıyor; ‘Yüz yedi yıl önce burada karaya çıkanların beklentisi, bugünün yaşamları boyunca en unutamayacakları gün olacağı idi. Oysa, o gün, pek çoğunun yaşamındaki son gün oldu’.






Yapılan konuşmalarda burada şehit düşen Anzak askerlerinin daha önce herhangi bir savaş deneyimi olmamasına karşın gösterdikleri cesaret ve dayanışma vurgulanırken vatanlarını her ne bedelle olursa olsun savunmaya kararlı Türk askerinin kahramanlığı da birkaç kez dile getiriliyor. Konuşmaların ardından saygı duruşu için tekrar ayağa kalkıyoruz. Daha sonra Yarbay Anıl Aksoy, Mustafa Kemal’in 1934’de şehit Anzaklar’ın annelerine hitaben hazırlattığı metni önce Türkçe sonra İngilizce olarak okuyor.






Artık şafak iyice söktü. Bugün Saros son derece sakin. Yaşar Kemal ustanın ‘karıncanın su içtiği’ diye tanımladığı kıvamda. Sırada Türk, Avustralya ve Yeni Zelanda milli marşları eşliğinde ülke bayraklarının göndere çekilmesi var. İstiklal Marşı’mızı olağanüstü coşku ile okuyan tenor, Hacettepe Üniversitesi Ankara Devlet Konservatuarı öğretim üyelerinden Şenol Talınlı.






Duygulanmamak elde değil. Savaşa katılan ülkelerin değişik kurumlarını temsilen hazırlanmış çelenklerin yerleştirilmesi ve son bir saygı duruşu ile tören sona eriyor.


Düşman olmaları için hiçbir nedenleri olmayan üç milletin gencecik fidanlarının siyasi emellerle birbirlerine kırdırılmalarının hüznünü yaşayarak ve anlamsızlığını düşünerek, etrafta ve çok yakınımızda bazıları kefensiz yatan kahramanları daha fazla rahatsız etmemeye gayretle tören alanını terk ediyoruz.

Tuesday, August 10, 2021











UNUTMAM SENİ UNUTULSAM DA BEN...😉

Geçtiğimiz hafta sonunda aniden oluşan bir gerekçe ile Alaçatı’ya gitmem farz oldu. Bir gece kaldıktan sonra Çanakkale – Gelibolu üzerinden İstanbul’a döndüm. Biraz yorucu bir tur oldu. Artık eskisi gibi bir oturuşta altı yedi saat direksiyon sallayamıyorum. Giderken altı saat kadar araç kullandım. İnip yatağa yattığımda bulunduğum bina çalışmakta olan bir jeneratörün etkisi ile titriyormuş gibi hissettim. Sonra fark ettim ki bu algı beynimin yarattığı bir durummuş.

Her ne ise, dönüş yolculuğunu iki güne yaydım ve o vesile ile çok uzun süredir (birini elli senedir) görmediğim üç arkadaşımı görme olanağını yakaladım. Aslında çok görmek istediğim veya en azından tekrar iletişim kurmak istediğim başkaları da var. Hele biri var ki, 1973’de ben Manisa’dan ayrıldıktan sonra irtibatımız koptu ve ancak bundan bir kaç ay önce İzmir’de yaşadığını öğrendim. Şu anda bilmiyor ki kendisine anlatmak ve bilmesini istediğim çok şaşıracağı şeyler var. Romana konu olabilecek ilginç konular yani. Ancak bunları anlatma imkanım olur mu, olursa nasıl olur, işte orasını kestiremiyorum.

Wednesday, July 14, 2021

DEMİR PERDE


Doğu Ekspresi, ‘Demir Perde’ olarak tanınan, Batı dünyası ile Sovyetler Birliği olarak bilinen iki siyasi bloğu ayıran sınıra doğru hızla ilerliyor. Kısa bir süre sonra Yugoslavya’dan çıkıp Avusturya’ya girecek. Saat sabahın yedisi gibi. Gözlerimi açıyorum. Geceyi beraber geçirdiğim diğer beş arkadaşım henüz uyanmamışlar. Kompartımanımız kuşetli değil, herkes oturduğu yerde uyumak zorunda. Susamışım. Karşımda oturan arkadaşın başının hizasındaki valiz rafının altına asılı filedeki plastik su kabına bakıyorum. Opak olmakla beraber içinde kalan suyun seviyesi belli belirsiz seçilebiliyor. Hemen hemen boşalmış. İstanbul’dan kalkıp Edirne’den Bulgaristan’a girmemizden bu yana yirmi saatten fazla olmuş olmalı ve Bulgaristan’dan geçerken olduğu gibi Yugoslavya içindeki yolculuk boyunca da trende su veya yiyecek temin edilebilecek bir restoran veya büfe yoktu. Görünen o ki, kompartımandaki altı kişi şişedeki suyu gece boyu içip nerede ise tüketmişiz. Su kabını asıldığı yerden indirmek için ayağa kalkıyorum. Kapağını açıp içinde son kalan suyu tam başıma dikiyorum ki, tren yavaşlıyor. Konpartımanın içinden pencerenin dışını görebildiğim kadarı ile büyükçe bir istasyona gelmişiz. Arkadaşlarımı uyandırmamaya dikkat ederek pencereyi indiriyorum, başımı da hafif dışarı çıkararak etrafı seyretmeye başlıyorum. İstasyonun pencereden gördüğüm tarafında bir ray hattı daha görünüyor. Ama peronda o hatta başka bir tren yok. Ortalıkta da pek kimse görünmüyor.

Trenin gerisindeki vagonlara doğru bakarken bizimkinden üç geride olan vagondan orta yaşlı bir kadının indiğini ve indiği noktanın yakınındaki su çeşmesine benzer yapıya doğru ilerlediğini görüyorum. Elinde, bizim kullandığımıza benzer plastik bir su kabı var. Çeşmeye ulaşıyor ve musluğu açıp su kabının ağzını akan suyun altına tutuyor. Hey, ne bakıp duruyorum? Ben de bizim su kabını doldurmalıyım. Kabı kapıyorum, kompartımandan fırlayıp vagonun gerisine doğru hızla ilerliyor ve arka kapıya geldiğimde kapıyı açıp perona atlıyorum. Pencereden gördüğüm kadının kabını doldurmuş, tekrar trene dönmekte olduğunu görüyorum. Koşarak ben de çeşmeye ulaşıyor ve su kabımı doldurmaya başlıyorum. Fakat o da ne? Kap daha yarıya kadar dolmadan trenin yavaşça hareket ettiğini fark ediyorum. Ne bir hareket düdüğü ne bir görevlinin sesi. Öylece, hafifçe, harekete geçiyor. Bir an kap tamamen dolana kadar beklemeyi düşünüyorsam da kendiminkinden üç vagon gerideyim. Başımı belaya sokmamak için dolduğu kadarı ile kabın kapağını kapatıp vagonuma doğru önce hızla yürümeye sonra koşmaya başlıyorum. Ancak, önce yavaş hareket eden trenin de gittikçe hızlandığını fark ediyorum. Koşmaya başladığımda trenden hızlı gittiğim halde giderek tren bana yetişiyor ve yavaş yavaş geçmeye başlıyor. İndiğim kapı daha iki vagon ileride ve bu hızla oraya yetişemeyeceğimi anlıyorum ve kendimi emniyete almak için yanında koşmakta olduğum diğer bir kapının sahanlığının kenarındaki tutunma çubuğunu yakalayıp sahanlığa atlıyorum. Şükür, treni kaçıracağım için çok korkmuştum. Ama, ne oluyor? Sahanlığına çıkmış olduğum kapı açılmıyor. Bir iki zorluyorum. Nafile, açılmıyor. Bakıyorum tren oldukça hızlanmış durumda. Tekrar perona atlayıp başka bir kapıya koşmak başarısız kalmaya mahkum. Çaresiz basamağın yanındaki metal çubuğa iyice sarılıp vagon kapısının dışındaki sahanlık girintisinde büzülüp kalıyorum.

Tren iyice hızlanıyor. İstasyondan ayrılıyoruz ve çok geçmeden yakınından geçmekte olduğumuz evler gittikçe seyrelmeye, giderek bahçe ve geniş otlakların arasından ilerlemeye başlıyoruz. Kendiminkinden iki gerideki vagonun kilitli kapısının dışında, omzumda yarıdan fazla doldurabildiğim su kabı asılı, kapı önündeki sahanlık girintisinde yandaki tutunma çubuğuna sıkı sıkı sarılmış, neler olduğunu ve neler olabileceğini düşünmeye dalıyorum.

O yıl şubat ayında ziraat fakültesinin dördüncü yılının ikinci sömestresinin başında beş yıllık yüksek mühendislik öğrenimimizin sekiz aylık staj sürecine girmiştik. Doksan küsur devre arkadaşımla sürecin ilk dört ayını Menemen’deki araştırma ve uygulama çiftliğinde geçirdik. Haziran ayında arkadaşlardan bir bölümü stajı orada tamamlamak üzere çiftlikte kalırken, bir bölümümüz ülke içindeki değişik tarım işletmelerine dağılmıştı. Benim gibi on on beş arkadaş da stajın kalan aylarını yurt dışındaki kurumlarda tamamlamak üzere Avrupa’ya gidiyoruz. Ben ve Gaziantepli sınıf arkadaşım Mehmet, İngiltere Cambridge’de bir zirai araştırma enstitüsünde çalışacağız. Yaklaşık yirmi dört saat önce Sirkeci’den kalkan trenimiz Almanya Münih’te sonlanacak seyahatin birinci aşamasında menzile doğru yol alırken ‘kısmetimde bu da varmış’ diyerek sabah serinliğinde oldukça ısıran trenin rüzgarından korunabilmek için sahanlık girintisine iyice büzülüyorum.

On dakikadan fazla oldu bu sahanlıkta mahsur kalalı. Saat yedi buçuğa yaklaşmış olmalı. Trendekilerin hemen hepsi her halde hala uyuyor. Su kabını doldurmak için acele ile kompartmandan çıktığımdan sırtımda kısa kollu bir gömlekten başka bir şey yok. Her ne kadar haziran ayındaysak da sabah serinliği ve trenin yarattığı kendi rüzgarıyla yavaş yavaş üşümeye başladığımı hissediyorum. Tekrar, tutunma çubuğuna sarılmış olarak düşüncelere dalıyorum. Dün akşam hava kararırken Yugoslavya’nın bir ucundan girmiştik. Bütün gece ülkeyi bir baştan diğerine kat ettik. Şimdi Avusturya sınırına yaklaşıyoruz. Yani, bir Demir Perde ülkesinden çıkıp bir Batı ülkesine geçmek üzereyiz. O güne kadar gazetelerde okuduğum, hatta bazı filmlere konu olmuş Demir Perde’den kaçış hikayelerini anımsıyorum. Sovyet asker ve polislerinin bu ülkelerden Batı’ya kaçmaya çalışanlara karşı ne kadar acımasız olduklarını hatırlıyorum. Birazdan tren huduta gelecek ve hudut görevlileri beni burada asılı olarak görecekler. Acaba, treni durdurup hemen sorguya çekmek üzere beni aşağı mı indirirler? Daha da vahimi, acaba tren hudutta durmadan devam ederse ve tam sınır hattından geçerken silahlı görevliler beni fark edip makinalı tüfeklerle beni tarama ateşine mi tutarlar? Daha yirmi iki yaşımdayım abi yaa, şimdiden yolun sonuna gelmiş olmam için biraz erken değil mi? Ya sınıra bile varmadan tren uzun bir tünele dalarsa? Her ne kadar vagon kapısının dışındaki sahanlığın oluşturduğu girintideyim ama, maazallah, tüneldeyken sanki bir yanı hızla akan dikine bir tabutun içinde kaldığımı düşünerek kafayı sıyırabilirim.

Ben bu karabasanlarla boğuşurken dışında tutunduğum kapının iç tarafında, kapı penceresinin arkasında, iki genç beliriyor. Giyimlerinden, tiplerinden ve vücut dillerinden Türk olduklarını anlıyorum. Kapıyı içten açmaya çalışıyorlar, ı ıh! Mümkün değil. Heyecanla ve el kol hareketleri ile bağırarak bana bir şeyler söylüyorlar ama kalın cam duymamı engelliyor. Kapının iç tarafında ve hemen yanında vagonun tuvaleti var. Pencerenin arkasındaki gençlerden biri tuvaletin kapısını açıyor ve içeri giriyor. Diğer delikanlı da tuvaletin kapısından başını içeri uzatıyorlar ve hararetle içeridekine elleri ile işaretler yaparak bir şeyler anlatıyor. Ne olup bittiğini anlamam uzun sürmüyor. Dışında asılı kaldığım kapı sahanlığının oluşturduğu girintinin yukarısına doğru, dar ve yatay bir pencere var. Bu, kapının içindeki tuvaletin havalandırma penceresi. Pencere içe doğru ve kısıtlı bir açı ile açılıyor. O pencereden biri bana seslenmeye başlıyor. Anlaşılan, tuvalete giren genç, bir şekilde içeriden o pencereye doğru tırmanıp ağzını azıcık açık olan pencereye yaklaştırmış ve bana sesleniyor.

Birader, imdat kolunu çekmemizi ister misin?”

Birden panikliyorum. İmdat kolunun filan çekilmesini istemem. Ne olur çekerlerse? Tren durur, görevliler gelir, büyük ihtimal sorgulamak için beni trenden indirirler, tren beni beklemez çeker gider. Ben kalırım Yugoslavyalarda. Neme lazım. Sesimi duyurabileceğimi sanmıyorum ama yine de bağırıyorum.

Yok, yok, ben iyiyim. Bir sonraki istasyona kadar buraya tutunup bekleyeceğim.”

Bir taraftan da pencerenin arkasından bana bakan üç dört gence el hareketleri ile ‘sakın, yapmayın’ anlamına geleceğini ümit ettiğim işaretler yapıyorum. Neyse ki, yardımcı olmaya çalışan çocuklar ısrar etmiyorlar ve pencerenin arkasından biraz merak, sanırım, biraz da acıyarak beni izlemeye koyuluyorlar. O minvalde bir kaç dakika daha geçiyor veya geçmiyor, demiryolu hattı bulunduğum tarafa, yani sağa, doğru genişçe bir yay çizmeye başlıyor. Şimdi, en öndeki dizel lokomotifi ve onun arkasından benimkine kadar dizilmiş vagonları rahatça görebiliyorum. Pencerelerin hepsi kapalı. Yalnız dört vagon ilerimdeki pencerelerden biri açık ve yine gençten birinin pencere pervazına dayanmış dışarıyı seyrettiğini fark ediyorum. Beni henüz görmediği belli. Tek kolumla metal çubuğa sıkı sıkı tutunup, diğer kolumla hala elimde tuttuğum su kabını sallayarak oğlanın dikkatini çekmeye çalışıyorum. Çok uğraşmama gerek kalmadan beni fark ediyor. Aramızda hayli mesafe olmasına rağmen şaşkınlığını izleyebiliyorum. Çok kısa bir süre pencerede ağzı açık beni seyrediyor ve aniden içeri çekiliyor. Bir kaç saniye sonra aynı pencereden, biraz önceki ile beraber, dört kafa daha dışarı uzanıyor. Birisinin bir takım el kol hareketleri yaparak bağırdığını görüyorum ama trenin gürültüsü ve mesafeden dolayı bir şey duymuyorum. Bu arada o ilk pencereye yakın diğer birkaç pencere daha açılıyor ve her birinden ikişer üçer kafa uzanıp bana doğru bakmaya başlıyorlar. Bu arada demiryolu güzergahındaki yayın sonuna geliyoruz ve tren tekrar düz bir hat üzerinde yol almaya başlıyor. Dolayısı ile ben de lokomotifi ve öndeki vagonları artık göremiyorum. Yine metal çubuğa sarılarak beklemeye devam ediyorum. Kapı camının arkasındaki oğlanlar da artık o kadar fazla heyecanlı değiller. Fakat oradan ayrılmadan camdan beni izlemeye devam ediyorlar.

Trenin su doldurduğum son perondan ayrılmasından bu yana yarım saatten fazla geçmiş olmalı. Sınıra iyice yaklaştığımızı düşünerek tekrar paniklemeye başlıyorum. Sanırım daha fazla direnmeyeceğim ve kapı penceresinin ardından beni izlemeye devam eden çocuklara dönüp treni durdurmak için acil durum kolunu çekmelerini isteyeceğim. Evet, burada asılı olarak sınırı geçebileceğimi hiç sanmıyorum. Çaresiz sonucu ne olursa katlanacağım. Yüzümü kapının arkasından bakan oğlanlara dönüyorum ve elimle acil durum kolunu çekmeleri anlamına gelecek bir hareket yapıyorum. Ama dur bakayım, tren yavaşlamaya başlıyor. Ne olduğunu anlamak için metal çubuğa sıkı sıkı tutunarak başımı trenin ön tarafını görmek için dışarı doğru uzatıyorum. Görünürde her hangi bir istasyon falan yok. Öyle kırlık bir arazide ilerliyoruz. Ama tren iyice yavaşlıyor ve duruyor. Bulunduğum yerden iki vagon öteden bir kapı açılıyor ve iki gencin açılan kapının sahanlığından sarkarak bana doğru bağırdıklarını ve el kol hareketleri ile benim de oraya çağırdıklarını görüyorum. Nazlanmaya hiç niyetim yok. Yere atlıyorum ve var gücümle açılmış kapıya doğru koşuyorum. Yanlarından geçtiğim pencerelerden sarkan bir sürü insan çoğu Türkçe olarak çığırıyor ve alkışlıyorlar. Kapıya varıyorum ve kendimi trenin içine atıyorum. Bana işaret eden iki genç en önde bekliyor. Arkalarındaki dar koridorun aldığı kadar, beş on kişi daha, sanki önemli bir yarış kazanmışım gibi tezahürat yapıyorlar. Su kabı hala elimde. Bana kapı açan ve kutlama gösterileri yapan gençlerle sanki eskiden beri tanışıyormuşuz gibi sarılıyoruz. Biraz soluklanıyorum. Olan biteni kısaca anlattıktan sonra kendi vagonuma ve kompartımanıma yöneliyorum.

Konpartımana ulaştığımda diğer beş arkadaştan ikisinin hala uyuduğunu fark ediyorum. Diğer üçü ise belli ki daha yeni uyanmışlar ve henüz afyonları patlamamış. İfadesiz bakışlarla oturdukları yerden karşılarına bakıyorlar. Kompartımana girince biri silkinerek biraz canlanıyor. Elimde tuttuğum su kabına bakıyor ve bana dönüyor.

Nereye kayboldun birader? Suyu da yanında götürmüşsün. Dilimiz damağımıza yapıştı”.

Olanları anlatmak için ağzımı açıyorum. Sonra ağzım açık, duruyorum. Vaz geçiyorum. Sanırım o sabah yaşadıklarımı anlatmaya kalkarsam, olanları kafamda bir kez daha yaşamaya dayanacak gücüm kalmadı.

Wednesday, September 18, 2019

İLK ÖYKÜ KİTABIM YAYINLANDI

'İki Deniz Bir Boğaz' adını verdiğim ilk öykü kitabım e-kitap formatında yayınlandı. Kitaptaki 10 öykü daha önce Gelibolu Derneği'nin üç ayda bir çıkardığı Gelibolu Rüzgarı adlı dergide yayınlanmış hikayelerden oluşuyor. Bunların her biri şu veya bu şekilde Gelibolu ile ilgili, Marmara ve Ege Denizleri'ni birleştiren Çanakkale Boğazı ve civarında yaşanmış gerçek olayların veya bu yörenin mitolojisine konu olmuş hadiselerin üzerine bina edilmiş kurmaca bir çalışma. Aslında, kitaptaki öyküleri daha önce bu blogda da paylaştım. Şimdi hikayelerin tamamı tek bir kapak altında toplanmış oldu. Kitabın satıldığı platformlara şu bağlantıdan ulaşılabilir: https://books2read.com/u/mdG6VRç.


Sunday, March 17, 2019

GELİBOLU YILDIZI



Niğdeli Ali savrulduğu yerden doğruldu. Batarya boneti ve çevresini kaplayan toz bulutu yeni yeni oturmaya başlamıştı. Etrafına bakındı. Şimdi çevresini biraz daha iyi görebiliyordu. Deniz tarafından top sesleri gelmeye devam ediyordu. Ara ara kesilen top sesleri arasında, bataryanın arkasına düşen sırttaki hakim noktadan tabur imamının okuduğu ezanı duydu. Vakit öğlen namazına dayandığına göre düşmanın top atışı başlayalı iki saatten fazla olmuştu. Bombardımanın başından beri Müttefik Donanması’nın hedefinde olmalarına karşın az öncesine kadar atılan mermiler ya üzerlerinden geçiyor ya da bataryanın denize bakan tarafındaki kalın toprak tahkimata gömülüp kalıyordu. Toprağa giren mermiler havaya çok miktarda toprak kaldırmalarına karşın bataryaya fazla zarar vermiyor hatta bazıları infilak bile etmiyordu. Ancak, bataryadaki 24cm-35 kalibre dört Krupp marka toptan üçü çevresine isabet eden mermilerin kaldırdığı toprak ve molozlarla örtülmüş ve görev dışı kalmıştı. Bataryada görevli erattan üçü hariç geri kalanların hepsi ellerindeki istihkam kürekleri ile toprak altında kalan topları temizlemeye çalışıyordu. O üç er, çalışan tek 24cm’lik topun başında kalan Niğdeli Ali, Havranlı Seyit ve de bir nişan eri idi. İşte, birkaç dakika önce gelen son bir mermi de bu üç askerin bulunduğu bonetin yan duvarına isabet etmiş ve Ali, oluşan patlamanın etkisi ile, birkaç metre savrularak şimdi bulunduğu yere düşmüştü. Ali kendisini şöyle bir kontrol etti. Ellerinde ayaklarında, kolunda bacağında eksik gedik yoktu. Tekrar etrafına bakındı. Merminin isabet ettiği duvardan kopup etrafa yayılan taş, toprak ve diğer molozların arasında batarya eratının bir kısmının hareketsiz yattığını gördü. Biraz ileride batarya komutanı Hilmi Yüzbaşı molozların arasında dolaşıyordu. Yüzbaşı o sırada durdu ve bulunduğu yerin az ilerisinde bir noktaya odaklandı. Niğdeli Ali de aynı tarafa baktığında yerde yatan ve hafifçe kıpırdayan bir nefer gördü. Yüzbaşı hızla ona yönelirken Niğdeli Ali de ayağa fırladı ve komutanın yanına koştu. Yüzbaşı Niğdeli’yi görünce hemen sığınağa girip yedek sıhhıye çantasını getirmesini söyledi. Ali aldığı emri yerine getirmek için sığınağa koştu, çantayı kaptığı gibi tekrar komutanın yanına döndü. Yüzbaşı’nın yanına vardığında komutan çoktan yaralı erin mintanını yırtıp geçici bir sargı oluşturarak askerin bacağındaki yaranın üst tarafınından kan dolaşımını durdurmak için sıkıca sarmıştı. Bu sırada, kendi bataryalarının bulunduğu tabyanın hemen kuzeyindeki Namazgâh Tabyası’ndan gönderilen sıhhıye postası yanlarına ulaştı. Gelen posta erleri hızla yaralı erin sargısını değiştirerek gerekli ilk yardım önlemlerini almaya başladılar.


Buldukları eri sıhhıye postasına teslim eden Hilmi Yüzbaşı ve Niğdeli, bataryanın uğradığı erat kaybı ve hasarı saptamak için etrafı dolaşmaya başladılar. Sağa sola savrulmuş asker bedenlerinin yanına vardıklarında bazılarının şehit olduğunu anlamak zor olmuyordu. Birkaç neferin inlediğini veya hala nefes aldığını fark ettikçe sıhhıye erlerine seslenip ilgilenmeleri için işaret ediyorlardı. Bu arada Niğdeli, hafif bir toprak yığınının altından görünen iki adet asker postalından birinin hareket ettiğini fark etti. Hemen dizlerinin üstüne çöküp acele ile ve ellerini kullanarak toprağı açmaya başladı. Onun telaşlı çabasını gören yüzbaşı ve az ilerideki sıhhıye erlerinden biri de koşarak yanına geldiler. Üçü birden birkaç saniyede toprakla örtülmüş eri çekip çıkardılar. Kurtarılan neferin bütün bedeni gibi yüzü de toz toprakla kaplıydı. Terlemiş yüzüne yapışan toz tabakası askerin yüzünü ince bir sıva gibi kaplıyordu. Sıvanın altında kapalı duran göz kapakları usulca açıldığında, hem Niğdeli hem de yüzbaşı, ortaya çıkan iki çakır gözün kime ait olduğunu hemen anladılar. Havranlı Seyit idi kurtardıkları.


Seyit kendi halinde, fazla konuşmayan, biraz içine kapalı bir Anadolu Yörüğü idi. 26 yaşındaydı ve 1909’dan beri silah altındaydı. Askere çağrılmadan önce evlendiği eşini altı yıldır görmemişti. Terhis olmasına yakın Balkan Harbi patlamış, evine dönemeden o cepheye gönderilmiş, hemen arkasından da Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile Çanakkale’de, o anda bulunduğu Rumeli Mecidiye Tabyası’nda topçu numara eri olarak görevlendirilmişti. Biraz önceki hengamede ciddi bir darbe almadığı halde bir anda üzerine düşen toprak örtüsünün ağırlığı ile yere yıkılmış, bir çeşit şok geçirmiş ve kısa bir süre kendinden geçmişti. Üstüne düşen toz toprağın altında tekrar kendine gelip ne olduğunu anlamaya çalışıp kıpırdanmaya başladığında, çalışır vaziyette son kalan 24cm’lik Krupp topunun bulunduğu bonette beraber çalıştığı Niğdeli Ali tarafından fark edildi.


Seyit, ayakta kalıp kendisini kurtarmaya çalışan Hilmi Yüzbaşı ve yoldaşı Niğdeli Ali’nin karşısında yatıyor olmaktan mahçup silkinip ayağa kalktı. Havranlı’nın da bulunması ile, düşman donanmasından atılan merminin isabeti sırasında bonet ve civarında görev yapan eratın tamamına erişilmiş oldu. Sıhhıye erleri yaralı askerleri toparlarken Yüzbaşı Hilmi, Niğdeli Ali ve Havranlı Seyit Krupp topuna yöneldiler. Top, bonette görevli eratın çoğunu şehit eden veya yaralanmasına neden olan düşman mermisinden pek de etkilenmiş görünmüyordu. Ancak, daha yakın incelemede, topun gerisinde yer alan ve 215 kg’lık mermileri topun arka hizasına çıkarmaya yarayan vinç tertibatının isabet alıp kullanılamaz duruma geldiğini gördüler. Yüzbaşı, topun büyük bölümünün deniz tarafından görünmesini önleyen bonet duvarı üzerinden Boğaz’a doğru baktı. İngiliz ve Fransız zırhlı savaş gemileri bağazın iki yakasından açılan top ateşine rağmen yavaş da olsa ilerlemeye devam ediyordu. Düşman öğlene doğru bombardımana başladığında gemiler kıyıdaki Türk tabyalarının menzili dışında olduklarından zaten uzun süre Türk topçusundan etkilenmemişti. Yine aynı nedenle, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda bulunan iki adet 28mm’lik top, menzillerinin daha kısa olması nedeni ile hiç devreye alınmamıştı. Boğaz’ı zorlayan düşman gemileri, mermileri daha hafif olduğu halde daha uzun menzilli olan, dört adet 24cm’lik topla vurulmaya çalışılıyordu. Ancak, denizden açılan ateşle bu dört toptan üçü bir süre sonra devre dışı kalmış, son kalan da, işte şimdi kendisi çalışabilir durumda olduğu halde, vinçi hasar gördüğünden kullanılamıyordu. Hilmi Yüzbaşı açıkça yüzüne vuran çaresizliği ile yaklaşan zırhlılara bir kez daha baktı. Etkisi altında kaldıkları bombardıman telefon hatlarını da büyük ölçüde tahrip ettiğinden boğazı savunan birliklerin ana karargahıyla iletişim kuramıyordu. Atış yapamayan bir topun başında beklemektense belki bir yardım bulma ümidi ile iki topçu neferini görev yerlerinde bırakıp yaya olarak Kilitbahir Köyü’ndeki birliğe ulaşmak üzere tabyadan ayrıldı. Niğdeli Ali ve Seyit, 24’lük Krupp topunun dibinde öylece kalakaldılar. Seyit o 18 Mart 1915 gününün o dakikasına kadar yaşadıklarını düşünmeye başladı. Saat 10 sıralarında 40 kadar düşman gemisinin Boğaz’ın girişine doğru yaklaştığını fark etmişlerdi. Doğal olarak o sırada bu gemilerin hangisinin hangi milletten olduğunu ve adlarını bilmiyordu. Ona göre hepsi ‘gavurun gemisi’ydi.


Bugün biliyoruz ki, bu güçlü armadanın 19 üyesi, o devrin en baskın savaş gemileri sayılan ‘dretnot (dreadnought)’ sınıfı gemilerdi. Bunların 15’inde İngiliz, 4’ünde Fransız bayrağı dalgalanıyordu. Günlerdir zaten tetikte bekleyen Türk savunması düşman donanmasının yaklaşması ile derhal alarma geçti ve Boğaz’ın iki yakasında konuşlanmış olan 74 ağır top namlularını yaklaşan filoya çevirdi. Mütttefik donanmasının en öndeki hattı İngiliz gemileri Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson ve Inflexible’den oluşuyordu. İkinci hatta Fransızlar’ın Gaulois, Charlemagne, Bouvet ve Suffren gemileri vardı. Daha arkadaki üçüncü ve dördüncü sıraları ise yine İngilizler’e ait Prince George, Majestic, Vengeance, Irresistible, Albion, Ocean, Triumph, Swiftsure, Cornwallis ve Canopus gemileri oluşturuyordu. İlk başta, donanma bir süre hiç karşılık görmeden ve ses çıkarmadan Boğaz’ın ağzına doğru ilerlemesini sürdürdü. Hava açık, gökyüzü masmavi, rüzgarsız ve güneşli bir gündü. Donanmanın ilerlemesini iyice sinir bozucu yapan sessizlik Triumph zırhlısının Anadolu yakasındaki Halileli sırtlarına doğru açtığı ateş ile bozuldu. Bu ateşe İntepe bataryaları anında yanıt verdi. Saat 11:40 olduğunda Queen Elizabeth’in topları Anadolu kıyısındaki Hamidiye Tabyası’nı döverken, Inflexible’da Rumeli Mecidiye Tabyası’nı vuruyordu. Ne var ki, donanma hala Türk toplarının menzili dışında olduğundan Türkler’in atışları isabetli olmuyor, bu nedenle de kıyılardan tek tük atış yapılıyordu. Bir süre sonra Agamemnon ve Lord Nelson da toplarını Rumeli Mecidiye Tabyası’na çevirdiler. Saat 12:30 olduğunda düşman gemileri Türk bataryalarının menziline girmeye başladılar. Önce Rumeli Mecidiye, arkadan Dardanos ve Hamidiye tabyaları yoğun ateşe başladı. Bu şiddetli top savaşı yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Bu arada hem Türk tabyaları hem de Müttefik Kuvvetleri gemileri hayli isabet aldı. Saat 14:00’e doğru Türk toplarının önemli bir kısmı aldıkları hasar nedeni ile tekrar susturulmuştu. Seyit’in bulunduğu Rumeli Mecidiye Tabya’sındaki son top da bu sırada isabet aldı. Ancak, düşman donanmasında da ciddi yara alan gemiler vardı. Seyit ve Niğdeli Ali vinçi bozuk toplarının yanında yanlız kaldıklarında durum böyleydi.


Seyit, kıyıya hayli yaklaştıkları halde Türk tarafından fazla bir tepki görmeyen gavur gemilerine baktıkça hırsından dudaklarını ısırmaya başladı. Bu gavurlar değil mi kendisini altı yıldır, önce Balkan cephesinde şimdi burada, evinden, yurdundan, hamileyken geride bıraktığı eşinden uzak koyan? Biraz önce tabyanın aldığı isabet ile yaşamını kaybeden silah arkadaşlarını da bunlar şehit etmedi mi? Şimdi de, Seyit’e göre, nerede ise ellerini kollarını sallayarak boğaza girmeye, belki de İstanbul’a varıp bayraklarını payitahtın kalbine dikmeye hazırlanıyorlardı. Vatanı için cephelerde yitirdiği yılları boşa mı gidecekti? Yaşayıp gördüğü savaşlarda yitirdiği silah arkadaşları boşuna mı ölmüştü? Savaş biter de köyüne dönecek olursa bu gavur domuzunun boyunduruğunda mı yaşayacaktı? Yörük Seyit’in yüreği sıkıştıkça sıkışıyor, hırslanıyor, hırsından göz pınarları dolmaya başlıyordu. Daha fazla dayanamadı ve Niğdeli’ye döndü. ‘Gel len Ali!’ dedi, ‘komayalım gavurun döllerini melmeketin koynuna..’.


Krupp topunun 24’lük mermileri, bonetin iki yanındaki tahkimatlı cephaneliklerden topun dibine kadar döşenmiş ufak dekovillerle taşınıyordu. Dört beş mermi zaten hasarlı vinçin altına kadar getirilmiş ve hazır bekliyordu. Seyit, mermilerden birinin yanına geldi, dizlerini kırıp arkasını mermiye döndü. ‘Devir Ali gülleyi sırtıma’ dedi. Niğdeli Ali’nin de yardımı ile 215 kiloluk mermiyi sırtında belinin üzerine oturttu ve o sırada etkisinde olduğu hırsın, hiddetin, adrenalinin yardımı ve en çok da iman gücüyle doğrularak topun arkasına çıkan altı basamaklı merdivene yöneldi. Niğdeli’nin de arkadan desteği ile mermiyi topa çıkardı, kovana sürdü. Ali ile birlikte topun nişanlama çarklarını çevirerek 24’lük Krupp’u önlerinden geçmeye hazırlanan düşman gemisine çevirdiler ve ateşlediler. Mermi gemiye kadar gitmedi. Seyit hızla döndü, altı basmağı atlayarak indi ve ikinci mermiyi sırtladı. Bu kez biraz daha zorlanarak tekrar topun arkasına çıktı. Tekrar nişan aldılar. Ne Seyit ne de Niğdeli nişancı eğitimi almamışlardı. Bu nedenle ikinci mermiyi de isabet ettiremediler, geminin üzerinden aşırdılar. Gemi önlerinden geçip gitmek üzereydi. Ya şimdi vuracaklar ya sonsuza kadar hayıflanacaklardı. Seyit bir kez daha mermilerin yanına indi ve yine Ali’nin yardımı ile bir üçüncü mermiyi sırtladı. Altı basamağı çıkarken bu kez bacakları iyice titriyordu. İmanı ve öfkesi bedeni ile pençeleşirken topun arkasına vardı, mermiyi yerine sürdüler, bir daha nişan aldılar ve besmeleyle ateşlediler. Bu kez gemi isabet aldı. Vurulan gemi az sonra ön sıradaki diğer gemilerle beraber rotasını sancak tarafına çevirerek Anadolu kıyısına doğru döndü ve Rumeli Mecidiye Tabyası’ndan uzaklaşmaya başladı.


Bugün hangi gemiden atılan hangi merminin hangi tabyayı, hangi tabyadan atılan hangi merminin de hangi gemiyi vurduğu ile ilgili pek çok rivayet bulunuyor. Seyit’in attığı merminin de İngiliz gemilerinin birini batırdığı söylenir. Ancak bu iddiaların hiçbirini kanıtlayacak resmi kayıtlar mevcut değil. Bilinen şu ki, Türk toplarının nerede ise tamamının susması üzerine Müttefik donanmasının kumandanı Amiral de Robeck savaş gemilerinin geriye çekilip mayın temizleme teknelerinin ileri çıkmalarını emretti. Bunun üzerine bütün gemiler geri çekilmek üzere önce sancak taraflarına dönerek Anadolu kıyısına yaklaştılar ve oradan tekrar sağa dönerek daha geriye çekilmeye çalıştılar. İşte bu manevra sırasında, Nusret mayın gemisinin on gün önce Erenköy kıyılarına parallel olarak döşediği mayınlara çarpan gemilerden Bouvet, Irresistible ve Ocean battı, Inflexible, Gaulois ve Suffren ağır hasarlı olarak saf dışı kaldı. Bu altı gemiden hemen hepsi Rumeli yakasındaki Hamidiye, Rumeli Mecidiye ve Dardanos gibi tabyalardan açılan ateşle çok sayıda isabet almıştı. Ama hiçbiri boğazın Rumeli kıyısına yakın bir yerde batmayıp karşı kıyıya geçtiler ve yukarıda açıklandığı şekilde mayınlara çarparak saf dışı kaldılar.


Havranlı Seyit’in attığı merminin hangi gemiye isabet ettiği ve geminin bu isabet sonucu mu yoksa karşı kıyıda çarptığı mayın sonucu mu battığı kesin olarak belli değil. O gün yaşananlarla ilgili güvenilir kaynaklar o kadar az ki, gösterdiği olağanüstü gayret nedeni ile batarya komutanı tarafından onbaşılıkla ödüllendirilen Seyit’e savaş sonrası bir madalya verilip verilmediği bile kesin olarak bilinmiyor. Anlatılanlara göre Havranlı Seyit, Mustafa Kemal’in önerdiği gazi maaşını bile kabul etmemiş ve yaşamının geri kalan kısmını Balıkesir’in bugün adı Koca Seyit olarak değiştirilmiş olan köyünde ormandan odun kesip kömür yaparak, son yıllarını da bir zeytinyağı fabrikasında hammal olarak geçirmiş.


Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı cephelerinde, özelikle de Çanakkale’de, üstün cesaret ve kahramanlık gösteren Osmanlı ve İttifak Devletleri askerlerine Sultan Mehmed Reşad tarafından verilen bir askerî madalya vardır. İngilizler, yıldız şeklinde olması nedeni ile, bu madalyaya Gelibolu Yıldızı (Gallipoli Star) derler. Kuşkusuz, Seyit Onbaşı Gelibolu Yıldızı’nı en fazla hak eden kahramanlardan biri idi.









Gelibolu Yıldızı