Sunday, March 17, 2019

GELİBOLU YILDIZI



Niğdeli Ali savrulduğu yerden doğruldu. Batarya boneti ve çevresini kaplayan toz bulutu yeni yeni oturmaya başlamıştı. Etrafına bakındı. Şimdi çevresini biraz daha iyi görebiliyordu. Deniz tarafından top sesleri gelmeye devam ediyordu. Ara ara kesilen top sesleri arasında, bataryanın arkasına düşen sırttaki hakim noktadan tabur imamının okuduğu ezanı duydu. Vakit öğlen namazına dayandığına göre düşmanın top atışı başlayalı iki saatten fazla olmuştu. Bombardımanın başından beri Müttefik Donanması’nın hedefinde olmalarına karşın az öncesine kadar atılan mermiler ya üzerlerinden geçiyor ya da bataryanın denize bakan tarafındaki kalın toprak tahkimata gömülüp kalıyordu. Toprağa giren mermiler havaya çok miktarda toprak kaldırmalarına karşın bataryaya fazla zarar vermiyor hatta bazıları infilak bile etmiyordu. Ancak, bataryadaki 24cm-35 kalibre dört Krupp marka toptan üçü çevresine isabet eden mermilerin kaldırdığı toprak ve molozlarla örtülmüş ve görev dışı kalmıştı. Bataryada görevli erattan üçü hariç geri kalanların hepsi ellerindeki istihkam kürekleri ile toprak altında kalan topları temizlemeye çalışıyordu. O üç er, çalışan tek 24cm’lik topun başında kalan Niğdeli Ali, Havranlı Seyit ve de bir nişan eri idi. İşte, birkaç dakika önce gelen son bir mermi de bu üç askerin bulunduğu bonetin yan duvarına isabet etmiş ve Ali, oluşan patlamanın etkisi ile, birkaç metre savrularak şimdi bulunduğu yere düşmüştü. Ali kendisini şöyle bir kontrol etti. Ellerinde ayaklarında, kolunda bacağında eksik gedik yoktu. Tekrar etrafına bakındı. Merminin isabet ettiği duvardan kopup etrafa yayılan taş, toprak ve diğer molozların arasında batarya eratının bir kısmının hareketsiz yattığını gördü. Biraz ileride batarya komutanı Hilmi Yüzbaşı molozların arasında dolaşıyordu. Yüzbaşı o sırada durdu ve bulunduğu yerin az ilerisinde bir noktaya odaklandı. Niğdeli Ali de aynı tarafa baktığında yerde yatan ve hafifçe kıpırdayan bir nefer gördü. Yüzbaşı hızla ona yönelirken Niğdeli Ali de ayağa fırladı ve komutanın yanına koştu. Yüzbaşı Niğdeli’yi görünce hemen sığınağa girip yedek sıhhıye çantasını getirmesini söyledi. Ali aldığı emri yerine getirmek için sığınağa koştu, çantayı kaptığı gibi tekrar komutanın yanına döndü. Yüzbaşı’nın yanına vardığında komutan çoktan yaralı erin mintanını yırtıp geçici bir sargı oluşturarak askerin bacağındaki yaranın üst tarafınından kan dolaşımını durdurmak için sıkıca sarmıştı. Bu sırada, kendi bataryalarının bulunduğu tabyanın hemen kuzeyindeki Namazgâh Tabyası’ndan gönderilen sıhhıye postası yanlarına ulaştı. Gelen posta erleri hızla yaralı erin sargısını değiştirerek gerekli ilk yardım önlemlerini almaya başladılar.


Buldukları eri sıhhıye postasına teslim eden Hilmi Yüzbaşı ve Niğdeli, bataryanın uğradığı erat kaybı ve hasarı saptamak için etrafı dolaşmaya başladılar. Sağa sola savrulmuş asker bedenlerinin yanına vardıklarında bazılarının şehit olduğunu anlamak zor olmuyordu. Birkaç neferin inlediğini veya hala nefes aldığını fark ettikçe sıhhıye erlerine seslenip ilgilenmeleri için işaret ediyorlardı. Bu arada Niğdeli, hafif bir toprak yığınının altından görünen iki adet asker postalından birinin hareket ettiğini fark etti. Hemen dizlerinin üstüne çöküp acele ile ve ellerini kullanarak toprağı açmaya başladı. Onun telaşlı çabasını gören yüzbaşı ve az ilerideki sıhhıye erlerinden biri de koşarak yanına geldiler. Üçü birden birkaç saniyede toprakla örtülmüş eri çekip çıkardılar. Kurtarılan neferin bütün bedeni gibi yüzü de toz toprakla kaplıydı. Terlemiş yüzüne yapışan toz tabakası askerin yüzünü ince bir sıva gibi kaplıyordu. Sıvanın altında kapalı duran göz kapakları usulca açıldığında, hem Niğdeli hem de yüzbaşı, ortaya çıkan iki çakır gözün kime ait olduğunu hemen anladılar. Havranlı Seyit idi kurtardıkları.


Seyit kendi halinde, fazla konuşmayan, biraz içine kapalı bir Anadolu Yörüğü idi. 26 yaşındaydı ve 1909’dan beri silah altındaydı. Askere çağrılmadan önce evlendiği eşini altı yıldır görmemişti. Terhis olmasına yakın Balkan Harbi patlamış, evine dönemeden o cepheye gönderilmiş, hemen arkasından da Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile Çanakkale’de, o anda bulunduğu Rumeli Mecidiye Tabyası’nda topçu numara eri olarak görevlendirilmişti. Biraz önceki hengamede ciddi bir darbe almadığı halde bir anda üzerine düşen toprak örtüsünün ağırlığı ile yere yıkılmış, bir çeşit şok geçirmiş ve kısa bir süre kendinden geçmişti. Üstüne düşen toz toprağın altında tekrar kendine gelip ne olduğunu anlamaya çalışıp kıpırdanmaya başladığında, çalışır vaziyette son kalan 24cm’lik Krupp topunun bulunduğu bonette beraber çalıştığı Niğdeli Ali tarafından fark edildi.


Seyit, ayakta kalıp kendisini kurtarmaya çalışan Hilmi Yüzbaşı ve yoldaşı Niğdeli Ali’nin karşısında yatıyor olmaktan mahçup silkinip ayağa kalktı. Havranlı’nın da bulunması ile, düşman donanmasından atılan merminin isabeti sırasında bonet ve civarında görev yapan eratın tamamına erişilmiş oldu. Sıhhıye erleri yaralı askerleri toparlarken Yüzbaşı Hilmi, Niğdeli Ali ve Havranlı Seyit Krupp topuna yöneldiler. Top, bonette görevli eratın çoğunu şehit eden veya yaralanmasına neden olan düşman mermisinden pek de etkilenmiş görünmüyordu. Ancak, daha yakın incelemede, topun gerisinde yer alan ve 215 kg’lık mermileri topun arka hizasına çıkarmaya yarayan vinç tertibatının isabet alıp kullanılamaz duruma geldiğini gördüler. Yüzbaşı, topun büyük bölümünün deniz tarafından görünmesini önleyen bonet duvarı üzerinden Boğaz’a doğru baktı. İngiliz ve Fransız zırhlı savaş gemileri bağazın iki yakasından açılan top ateşine rağmen yavaş da olsa ilerlemeye devam ediyordu. Düşman öğlene doğru bombardımana başladığında gemiler kıyıdaki Türk tabyalarının menzili dışında olduklarından zaten uzun süre Türk topçusundan etkilenmemişti. Yine aynı nedenle, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda bulunan iki adet 28mm’lik top, menzillerinin daha kısa olması nedeni ile hiç devreye alınmamıştı. Boğaz’ı zorlayan düşman gemileri, mermileri daha hafif olduğu halde daha uzun menzilli olan, dört adet 24cm’lik topla vurulmaya çalışılıyordu. Ancak, denizden açılan ateşle bu dört toptan üçü bir süre sonra devre dışı kalmış, son kalan da, işte şimdi kendisi çalışabilir durumda olduğu halde, vinçi hasar gördüğünden kullanılamıyordu. Hilmi Yüzbaşı açıkça yüzüne vuran çaresizliği ile yaklaşan zırhlılara bir kez daha baktı. Etkisi altında kaldıkları bombardıman telefon hatlarını da büyük ölçüde tahrip ettiğinden boğazı savunan birliklerin ana karargahıyla iletişim kuramıyordu. Atış yapamayan bir topun başında beklemektense belki bir yardım bulma ümidi ile iki topçu neferini görev yerlerinde bırakıp yaya olarak Kilitbahir Köyü’ndeki birliğe ulaşmak üzere tabyadan ayrıldı. Niğdeli Ali ve Seyit, 24’lük Krupp topunun dibinde öylece kalakaldılar. Seyit o 18 Mart 1915 gününün o dakikasına kadar yaşadıklarını düşünmeye başladı. Saat 10 sıralarında 40 kadar düşman gemisinin Boğaz’ın girişine doğru yaklaştığını fark etmişlerdi. Doğal olarak o sırada bu gemilerin hangisinin hangi milletten olduğunu ve adlarını bilmiyordu. Ona göre hepsi ‘gavurun gemisi’ydi.


Bugün biliyoruz ki, bu güçlü armadanın 19 üyesi, o devrin en baskın savaş gemileri sayılan ‘dretnot (dreadnought)’ sınıfı gemilerdi. Bunların 15’inde İngiliz, 4’ünde Fransız bayrağı dalgalanıyordu. Günlerdir zaten tetikte bekleyen Türk savunması düşman donanmasının yaklaşması ile derhal alarma geçti ve Boğaz’ın iki yakasında konuşlanmış olan 74 ağır top namlularını yaklaşan filoya çevirdi. Mütttefik donanmasının en öndeki hattı İngiliz gemileri Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson ve Inflexible’den oluşuyordu. İkinci hatta Fransızlar’ın Gaulois, Charlemagne, Bouvet ve Suffren gemileri vardı. Daha arkadaki üçüncü ve dördüncü sıraları ise yine İngilizler’e ait Prince George, Majestic, Vengeance, Irresistible, Albion, Ocean, Triumph, Swiftsure, Cornwallis ve Canopus gemileri oluşturuyordu. İlk başta, donanma bir süre hiç karşılık görmeden ve ses çıkarmadan Boğaz’ın ağzına doğru ilerlemesini sürdürdü. Hava açık, gökyüzü masmavi, rüzgarsız ve güneşli bir gündü. Donanmanın ilerlemesini iyice sinir bozucu yapan sessizlik Triumph zırhlısının Anadolu yakasındaki Halileli sırtlarına doğru açtığı ateş ile bozuldu. Bu ateşe İntepe bataryaları anında yanıt verdi. Saat 11:40 olduğunda Queen Elizabeth’in topları Anadolu kıyısındaki Hamidiye Tabyası’nı döverken, Inflexible’da Rumeli Mecidiye Tabyası’nı vuruyordu. Ne var ki, donanma hala Türk toplarının menzili dışında olduğundan Türkler’in atışları isabetli olmuyor, bu nedenle de kıyılardan tek tük atış yapılıyordu. Bir süre sonra Agamemnon ve Lord Nelson da toplarını Rumeli Mecidiye Tabyası’na çevirdiler. Saat 12:30 olduğunda düşman gemileri Türk bataryalarının menziline girmeye başladılar. Önce Rumeli Mecidiye, arkadan Dardanos ve Hamidiye tabyaları yoğun ateşe başladı. Bu şiddetli top savaşı yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Bu arada hem Türk tabyaları hem de Müttefik Kuvvetleri gemileri hayli isabet aldı. Saat 14:00’e doğru Türk toplarının önemli bir kısmı aldıkları hasar nedeni ile tekrar susturulmuştu. Seyit’in bulunduğu Rumeli Mecidiye Tabya’sındaki son top da bu sırada isabet aldı. Ancak, düşman donanmasında da ciddi yara alan gemiler vardı. Seyit ve Niğdeli Ali vinçi bozuk toplarının yanında yanlız kaldıklarında durum böyleydi.


Seyit, kıyıya hayli yaklaştıkları halde Türk tarafından fazla bir tepki görmeyen gavur gemilerine baktıkça hırsından dudaklarını ısırmaya başladı. Bu gavurlar değil mi kendisini altı yıldır, önce Balkan cephesinde şimdi burada, evinden, yurdundan, hamileyken geride bıraktığı eşinden uzak koyan? Biraz önce tabyanın aldığı isabet ile yaşamını kaybeden silah arkadaşlarını da bunlar şehit etmedi mi? Şimdi de, Seyit’e göre, nerede ise ellerini kollarını sallayarak boğaza girmeye, belki de İstanbul’a varıp bayraklarını payitahtın kalbine dikmeye hazırlanıyorlardı. Vatanı için cephelerde yitirdiği yılları boşa mı gidecekti? Yaşayıp gördüğü savaşlarda yitirdiği silah arkadaşları boşuna mı ölmüştü? Savaş biter de köyüne dönecek olursa bu gavur domuzunun boyunduruğunda mı yaşayacaktı? Yörük Seyit’in yüreği sıkıştıkça sıkışıyor, hırslanıyor, hırsından göz pınarları dolmaya başlıyordu. Daha fazla dayanamadı ve Niğdeli’ye döndü. ‘Gel len Ali!’ dedi, ‘komayalım gavurun döllerini melmeketin koynuna..’.


Krupp topunun 24’lük mermileri, bonetin iki yanındaki tahkimatlı cephaneliklerden topun dibine kadar döşenmiş ufak dekovillerle taşınıyordu. Dört beş mermi zaten hasarlı vinçin altına kadar getirilmiş ve hazır bekliyordu. Seyit, mermilerden birinin yanına geldi, dizlerini kırıp arkasını mermiye döndü. ‘Devir Ali gülleyi sırtıma’ dedi. Niğdeli Ali’nin de yardımı ile 215 kiloluk mermiyi sırtında belinin üzerine oturttu ve o sırada etkisinde olduğu hırsın, hiddetin, adrenalinin yardımı ve en çok da iman gücüyle doğrularak topun arkasına çıkan altı basamaklı merdivene yöneldi. Niğdeli’nin de arkadan desteği ile mermiyi topa çıkardı, kovana sürdü. Ali ile birlikte topun nişanlama çarklarını çevirerek 24’lük Krupp’u önlerinden geçmeye hazırlanan düşman gemisine çevirdiler ve ateşlediler. Mermi gemiye kadar gitmedi. Seyit hızla döndü, altı basmağı atlayarak indi ve ikinci mermiyi sırtladı. Bu kez biraz daha zorlanarak tekrar topun arkasına çıktı. Tekrar nişan aldılar. Ne Seyit ne de Niğdeli nişancı eğitimi almamışlardı. Bu nedenle ikinci mermiyi de isabet ettiremediler, geminin üzerinden aşırdılar. Gemi önlerinden geçip gitmek üzereydi. Ya şimdi vuracaklar ya sonsuza kadar hayıflanacaklardı. Seyit bir kez daha mermilerin yanına indi ve yine Ali’nin yardımı ile bir üçüncü mermiyi sırtladı. Altı basamağı çıkarken bu kez bacakları iyice titriyordu. İmanı ve öfkesi bedeni ile pençeleşirken topun arkasına vardı, mermiyi yerine sürdüler, bir daha nişan aldılar ve besmeleyle ateşlediler. Bu kez gemi isabet aldı. Vurulan gemi az sonra ön sıradaki diğer gemilerle beraber rotasını sancak tarafına çevirerek Anadolu kıyısına doğru döndü ve Rumeli Mecidiye Tabyası’ndan uzaklaşmaya başladı.


Bugün hangi gemiden atılan hangi merminin hangi tabyayı, hangi tabyadan atılan hangi merminin de hangi gemiyi vurduğu ile ilgili pek çok rivayet bulunuyor. Seyit’in attığı merminin de İngiliz gemilerinin birini batırdığı söylenir. Ancak bu iddiaların hiçbirini kanıtlayacak resmi kayıtlar mevcut değil. Bilinen şu ki, Türk toplarının nerede ise tamamının susması üzerine Müttefik donanmasının kumandanı Amiral de Robeck savaş gemilerinin geriye çekilip mayın temizleme teknelerinin ileri çıkmalarını emretti. Bunun üzerine bütün gemiler geri çekilmek üzere önce sancak taraflarına dönerek Anadolu kıyısına yaklaştılar ve oradan tekrar sağa dönerek daha geriye çekilmeye çalıştılar. İşte bu manevra sırasında, Nusret mayın gemisinin on gün önce Erenköy kıyılarına parallel olarak döşediği mayınlara çarpan gemilerden Bouvet, Irresistible ve Ocean battı, Inflexible, Gaulois ve Suffren ağır hasarlı olarak saf dışı kaldı. Bu altı gemiden hemen hepsi Rumeli yakasındaki Hamidiye, Rumeli Mecidiye ve Dardanos gibi tabyalardan açılan ateşle çok sayıda isabet almıştı. Ama hiçbiri boğazın Rumeli kıyısına yakın bir yerde batmayıp karşı kıyıya geçtiler ve yukarıda açıklandığı şekilde mayınlara çarparak saf dışı kaldılar.


Havranlı Seyit’in attığı merminin hangi gemiye isabet ettiği ve geminin bu isabet sonucu mu yoksa karşı kıyıda çarptığı mayın sonucu mu battığı kesin olarak belli değil. O gün yaşananlarla ilgili güvenilir kaynaklar o kadar az ki, gösterdiği olağanüstü gayret nedeni ile batarya komutanı tarafından onbaşılıkla ödüllendirilen Seyit’e savaş sonrası bir madalya verilip verilmediği bile kesin olarak bilinmiyor. Anlatılanlara göre Havranlı Seyit, Mustafa Kemal’in önerdiği gazi maaşını bile kabul etmemiş ve yaşamının geri kalan kısmını Balıkesir’in bugün adı Koca Seyit olarak değiştirilmiş olan köyünde ormandan odun kesip kömür yaparak, son yıllarını da bir zeytinyağı fabrikasında hammal olarak geçirmiş.


Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı cephelerinde, özelikle de Çanakkale’de, üstün cesaret ve kahramanlık gösteren Osmanlı ve İttifak Devletleri askerlerine Sultan Mehmed Reşad tarafından verilen bir askerî madalya vardır. İngilizler, yıldız şeklinde olması nedeni ile, bu madalyaya Gelibolu Yıldızı (Gallipoli Star) derler. Kuşkusuz, Seyit Onbaşı Gelibolu Yıldızı’nı en fazla hak eden kahramanlardan biri idi.









Gelibolu Yıldızı








Friday, September 30, 2016

2016 ABD Gezisi

Eylül’ün ilk yarısında yeğenimiz Yalçın’ın ailenin yeni gelini Brianna ile nikahını bahane ederek eşim ve kızımla bir ABD gezizi yaptık. 
















Minniapolis’deki ikinci günün akşamı gelin ve damadın ailelerinin tanışma yemeği vardı.


Ertesi gün, düğün resepsiyonu ve nikah töreni için, iki aile ve gelinle damadın dostları bu kez Calhoun Beach Club’da buluştu.
Ertesi gün, düğün resepsiyonu ve nikah töreni için, iki aile ve gelinle damadın dostları bu kez Calhoun Beach Club’da buluştu.


Artık, Türkiye'den gelen 'oğlan tarafı' olarak Amerikalı gelinimiz ile beraber bir fotoğraf çektirmemiz de farz oldu.

































Böyle bir model bulup da resmini çekmeyen fotoğrafçı çarpılır.. 

Bir tane de kayın biraderimle..


Thursday, June 16, 2016

DERİYE NAKŞOLAN DÜNYA

Haziran ayı yarılanmış, güneşin doğduğu nokta ufukta Biga sırtlarından daha bir kuzeye, Marmara açıklarına doğru kaymıştı.  Elli yaşını iki yıl önce devirmiş olan denizci yattığı yerden kalktı, yatağının yanındaki sedirin üzerinde duran örgü yeleğini sırtına geçirdi ve alt katı kagir yığma taş konağının ahşap üst katındaki odasının Marmara’ya bakan küçük balkonuna çıktı.  Konağın bulunduğu yer Şengün Hamamı’na inen hafif bayırın ortalarına rastlıyordu.  Güneş ufukta henüz bir mızrak boyu bile yükselmemişti. Esinti namına birşey olmayan son derece sakin bir sabahtı.  Uzaktan gelen martı seslerine konağın damında dolaşan iki guguk kuşundan erkek olanın dişisine yaptığı çağrı karışıyordu; “guguuuu cuk..   yusuuuf cuk..  guguuuu cuk..  yusuuuf cuk…”.  Uzun yıllar yedi denizlerde dolaşmış, türlü diyarlar türlü türlü mahluklar görmüş olan kaptan, damdaki kuşların aslında guguk kuşu değil ‘çizgi yakalı kumru’ olduğunu tanıyacak kadar bigiliydi.  Ama Gelibolu’nun daha yukarı bir mahallesindeki evlerinde büyürken anası bu kuşları ‘guguk kuşu’ diye belletmiş ve Yusuf Peygamber’in zalim kardeşleri tarafından bir kuyuya atılmasına şahit olan bu kuşun o gün bu gündür nasıl bu ağıtı tekrarlayarak dolaşmasını anlattığını anımsıyordu.  Küçüklüğünden beri yaptığı gibi gözlerini kapadı ve kuşun hüzünlü şarkısını dinlemeye koyuldu.  Şarkı, yaşlı adamı amcası ile çıktığı seferlerde gördüğü ülkelere götürdü.  Osmanlı Donanması’nın ünlü amirallerinden Ahmed Kemaleddin, veya daha yaygın olarak bilinen ismi ile Kemal Reis, amcası idi ve o da kendisi gibi Gelibolulu idi.  Kemal Reis, yeğeni Ahmet’i çok tuttuğu halde muhabbetini belli edip genç adamı şımartmaktan kaçınırdı.  O nedenle on beşinci yüzyılın son çeğreğinde, yanına yeğenini de alıp, Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa kıyılarında korsanlık yaparken Ahmet’e sürekli çetin görevler vermiş, bir taraftan delikanlının yeteneklerini tekrar tekrar sınarken bir taraftan da bu becerilerin daha da gelişip pekişmesine olanak tanımıştı.  Yıllar geçti, Kemal Reis’in yanında yetişen, kayıtlı künyesi ile Ahmet ibn-i el-Hac Mehmet El Karamani, büyüdü, donanma kumandanı rütbesine kadar yükseldi.  O Haziran sabahı Gelibolu’daki evinin balkonundan Marmara’yı seyrederken guguk kuşunu dinleyen bu kumandan, yaygın adı ile Ahmet Muhyiddin Pîrî Bey, artık daha çok Pîrî Reis olarak tanınıyordu.  Kuşun sesi birden kesildi.  Arkadan iki çift kanat sesi duyuldu.  Reis gözlerini açtı, önde dişisi arkada erkeği bir çift kumrunun telaşla sahile doğru alçaldığını gördü.  Tam arkasını dönüp içeri girecekti ki, yine deniz tarafında kıyıdan elli metre kadar açıktan gelen ve sabah sessizliğini yırtan bir ses duydu.  İlk kez çocukluğunda Gelibolu kıyılarında tanık olduğu, daha sonraki yaşamında yakın ve uzak denizlerde yüzlerce, belki de birkaç bin kez, duyduğu bu ses her defasında olduğu gibi bir kez daha yüzüne bir gülümseme yayılmasına neden oldu.  Dört beş yunus oynaşarak, bir dalıp bir çıkarak, her çıkışlarında derin nefesler alarak Feneraltı kayalarının biraz açığından geçip gidiyordu.  Usta denizci uzaklaşan neşeli yaratıkları bir süre izledi sonra içeri girdi.

Yarım saat kadar sonra Reis uyku kıyafetini değiştirmiş, sade fakat değerli kumaştan günlük kaftanlarından birini giymiş, başında ev içinde kullandığı takkesi ile giriş katındaki mutfak bölümünden büyük çalışma odasına geçti.  Çorba kasesi hala elinde idi.  Öküz boynuzundan yapılma büyükçe kaşığı ile kasenin dibinde kalmış son paça çorbasını da toparlayıp ağzına götürdü.  Boşalan kaseyi ve kaşığı hemen arkasından gelen arap lalasına verirken lalanın uzattığı nemli peşkirle dudaklarını ve ellerini sildi, onu da yaşlı zenciye iade etti.  Ahmet Muhyiddin beş yaşına girdiğinde amcası Kemal Reis küçük yeğenine hizmet etmesi ve güncel yaşamla ilgili eğitimine yardımcı olması için İskenderiye’den getirmişti bu lalayı.  Artık yetmişli yaşlarına yaklaşan emektar hizmetkar eskisi kadar çevik olmasa da, Reis lalasını emekli etmemiş, sorumluluk ve yükümlülüklerini iyice azaltmakla beraber sürekli yanında tutmaya devam ediyordu.  Rüstem Lala çorba kasesini, kaşığı ve peşkiri mutfağa götürmek için uzaklaşırken Reis çalışma salonunun büyük penceresi önüne yerleştirilmiş geniş ve uzun tezgaha yöneldi.  Tezgahın hemen yanında dikine yerleştirilmiş iki büyük meşe fıçı duruyordu.  Her iki fıçının içi bir bir buçuk metre yüksekliğinde rulolarla doluydu. Tezgahın diğer kenarı üzerinde ise birkaç dikdörtgen ahşap kutu ile üç dört adet çini vazo dizilmişti.  Kutuların içinde değişik büyüklükte kilden hokkalar, onların da içinde farklı renkte mürekkepler, vazolarda ise değişik boy ve kalınlıkta fırçalar, divitler ve metal uçlu kalemler vardı.  Tezgahın arkasındaki büyük pencerenin ahşap pervazına çakılı çivilere asılı iki adet uzun metal cetvel iki üç tane de pergel göze çarpıyordu.  Tezgahın sol tarafına kenarları birer metreye yakın kare bir harita yayılmıştı.  Birkaç diğer harita da tezgahın pencere dibinde yarı açık yarı rulo edilmiş halde duruyordu.  Sol taraftaki haritanın üzeri şeffaf bir parşömen ile kaplı idi. Parşömen, sivriltilmiş  balina balenleri ile alttaki haritaya tutturulmuş, haritanın kenarında Latin harfleri ile yazılmış notlar görülüyordu.  Şeffaf parşömenin yüzeyi alttaki haritayı tekrarlayacak şekilde çini mürekkebi ile çizilmişti. Yaşlı amiral parşömene doğru biraz eğilerek çalışmayı uzun süre inceledi.  Bir ara durup sağ tarafdaki vazolardan birinden ince uçlu bir divit çekip hokkalardan birine batırdı.  Arkadan, divitin ucundaki kırmızı mürekkeple parşömendeki çizim üzerinde ufak bir düzeltme yaptı. Doğruldu ve önündeki haritayı ve üzerindeki kopyasını tekrar uzun süre süzdü.  Daha sonra tezgahın sağ tarafına yayılmış diğer parşömenin önüne geçti.  Bu, sol taraftaki haritanın üzerine tutturulmuş olan gibi saydam değildi.  Parmaklarını hafifçe bu parşömenin üzerinde gezdirdi.  Yunus balıklarının ardından bakarken beliren gülümsemeye benzer bir ifade tekrar yüzüne yayıldı.  Parmaklarının üzerinde gezdiği malzeme o dönemde üretilen en üstün kalite parşömendi.  Bu parşömen tabakasını, Konstantiniye’nin düşmesinden sonra şehirde kalıp Fatih Sultan Mehmet Han’ın teşviki ile zanaatlerini sürdürmeye devam eden Rum ustalar sayesinde dünyanın en kaliteli parşömen üretim merkezlerinden biri haline gelen İstanbul’dan getirtmişti.  Reis, İskenderiye ve Kahire’de de parşömen üreten ustaları izlemiş, onların oğlak derilerini nasıl kirece yatırıp beklettiklerini sonra yıkayıp metal sıyırgılarla tüylerini temizlediklerini, arkadan tekrar akan su duruluncaya kadar deriyi defalarca yıkadıklarını, en son olarak da yuvarlak çerçeveler içine davul gibi gerdikten sonra kuruttuklarını, bu kurutma işlemi sırasında zaman zaman derinin nispeten kalın kalmış bölgelerini ıslatarak ve o bölgeleri daha da gererek bütün derinin eş kalınlığa gelmesini, sonunda bu yöntemle yeknesak kalınlıkta açık renkli parşömen elde ettiklerini görmüştü.  Ancak, İstanbul’dan getirttiği bu parşömen, Sudan’dan İstanbul’a salamura içinde getirilmiş ham Gazal derisinin işlenmesi ile üretilmişti ve daha üstün dayanıklılığı, daha düzgün yüzeyi ve mürekkebi hiç dağıtmaması nedeni ile çok daha kaliteli idi.  Piri Reis, dünyanın dört bir yanından topladığı eski haritalardan yararlanarak ortaya çıkaracağı dünya haritasının bu uzun ömürlü üstün malzeme sayesinde çok sonraki kuşaklara kadar ulaşmasını istiyordu.   Önünde duran gazal derisinden üretilmiş parşömenin üzerinde, geliştirdiği dünya haritasının bir kısmı belirmeye başlamıştı bile.  Pencere pervazına asılı metal cetvellerden birini ve hemen onun yanındaki pergeli yerlerinden indirdi.  Cetvelin bir ucunu, haritanın tamamlanmış kısmında olan Cebel-i Tarık boğazının ağzına, diğer ucunu da Atlas Okyonusun ortalarında bir yere isabet eden, yine önceden çizimine başlamış olduğu pusula gülünün ortasına koydu.  Sonra pergeli alıp sivri ucunu pusula gülünün ortasına sapladı ve ince bir grafit parçası takılı olan diğer ucu ile Lizbon’dan geçen bir yay çizdi.  Sonra cetvel ve pergeli tezgahın yanına bırakıp tekrar sol taraftaki harita ve onun üzerine tutturulmuş şeffaf parşömene geçti.  Derin bir nefes aldı ve parşömeni alttaki haritaya sabitleyen belenleri teker teker ve dikkatlice sökmeye başladı.  Otuz kadar balenin tamamı yerinden çıktıktan sonra serbest kalan parşömeni yavaşça kaldırdı ve sağ taraftaki, gazal derisinden üretilmiş esas haritanın üzerine getirdi.  Şeffaf parşömenin üzerinde de bir pusula gülü bulunuyordu.  Her iki gülü üst üste getirdi. Kenara bıraktığı sivri balenlerin en sağlamlarından birini alarak pusula güllerinin ortasına sapladı.  Daha sonra üstteki şeffaf parşömeni sapladığı balenin oluşturduğu eksen etrafında döndürerek üsteki pusula gülünün doğu-kuzey-doğu yönündeki ucundan çıkan ince çizgiyi Lizbon’un üzerine getidi ve durdu.  Bir sağlam balen daha alıp bu kez şeffaf parşömenin sağ kenarına saplayarak iki tabakayı sabitledi.  Arkadan, beş altı balen daha kullanarak biri şeffaf diğeri gazal derisinden olan iki parşömen tabakasının hiç oynamayacak şekilde birbirlerine bağlanmalarını sağladı.  Tezgahın solundaki harita, Piri Reis’in Akdeniz’deki seferlerinden birinde amcası ile ele geçirdikleri ticari bir İspanyol gemisinde bulduğu eski bir harita idi.  İspanyol kaptan, Ahmet Kaptan’ın yağmada insaflı davranması karşılığında bu haritayı Türk kaptanlara vermişti.  Piri Reis’in, dünya haritasını tamamlamak için kullandığı yirmi adet, daha dar kapsamlı haritalardan biri olan bu haritanın köşesinde müellifinin imzası, Latin harfleri ile ‘Xpo-Ferens’ olarak okunuyordu. Bu, Kristof Kolomb’un imzası idi.  Böylelikle, Kolomb’un haritasındaki Afrika’nın batı kıyısı ile ilgili ayrıntılar, Piri Reis’in derlediği, gazal derisinden parşömen üzerine çizdiği dünya haritasının üzerine aktarılarak gereken yere oturmuş oldu.  Reis, daha sonraki günlerde, sivri balenleri ile şeffaf parşömen üzerindeki çizimi, çizimi oluşturan çizgiler boyunca bitişik noktalardan delerek alttaki gazal derisi parşömeni işaretliyecek, bu işlem de bittikten sonra binlerce balen deliğinden oluşan alttaki harita taslağını mürekkepliyerek nihai haritasını elde edecekti.

Piri Reis bu yöntemle çalışmaya devam ederek Hicri 919 yılının Muharrem ayında (1513) dünya haritasını bitirdi. 1517’de de Sultan I. Selim’e sundu.  Bu büyük denizci ve dünya çapında başarılı kartograf, seksen yaşını devirdikten sonra Basra Körfezi’ndeki Hürmüz kentinin kuşatılmasında düştüğü bir hata nedeni ile Kanuni Sultan Süleyman’ın hışmına uğradı ve bir mahkeme önünde kendisini savunma hakkı bile tanınmadan boynu vurularak yaşamına son verildi.  Osmanlı İmparatorluğu’nun göğsümüzü gururla kabartan sayısız şanlı hikayesinin yanında, bu hadise de hatırladıkça başımızı utançla eğmemize neden olan olaylardan biri olarak tarihimize kaydoldu.
Cihan Koru
(Bu öyküm Gelibolu Rüzgarı dergisinin Haziran 2016 sayısında yayınlandı.)



Wednesday, May 11, 2016

Constantinople, the Capital of the Roman Empire

You know that when you are in #Istanbul, you are visiting the capital of the Roman Empire. Or, don’t you know? Yes, Constantinople (present day Istanbul) was the capital of the entire Roman Empire between 330 to 1453.

A very rich resource for research on Byzantine history is the library of the American Research Institute in Turkey (ARIT) located at Arnavutköy in Istanbul. Much of the material available at this library can be accessed at http://ccat.sas.upenn.edu/ARIT/Library.html.  ARIT’s web site is at http://ccat.sas.upenn.edu/ARIT/IstanbulCenter.html.




 

Monday, April 25, 2016

"...ÖLMEYİ EMREDİYORUM..."

101 Yıl Önce Bugün (25 Nisan 1915)



Arıburnu ve civarında 25 Nisan 1915 günü sabaha karşı başlayan ANZAK saldırısı, o bölgeyi tutmakla görevli 27nci Alay’a bağlı çok az sayıda Türk askeri tarafından karşılandı. Saat 05:00 sıralarında çıkartmadan haberdar olan 19uncu Tümen komutanı Yarbay Mustafa Kemal, derhal, o sırada Bigalı köyü civarında yedekte bekliyen 57nci Alay’la beraber çıkarma bölgesine yöneldi. Alay, Yaklaşık 4 saatlik zorlu bir yürüyüşten sonra Arıburnu’na bakan sırtlara ulaştı. Yarbay Kemal, 57inci Alay’ın dinlendirilmesi ve doyurulması emrini verdikten sonra yanında tümen doktoru, tümen komutanı ve yağveri ile yürüyerek muharebe alanını daha iyi görebileceği bir noktaya doğru ilerlemeye başladı.

O noktaya yaklaştığında, önündeki bayırdan yukarı doğru çıkan, saatlerdir düşmana direndikten sonra cephaneleri kalmadığı için geri çekilen erlerle karşılaşır. Bunlar, 27nci Alay’dan sağ kalan son askerlerdir. Yarbay Mustafa Kemal, erleri durdurur. ‘Cephaneniz kalmadıysa, süngünüz var’ der ve süngü taktırdığı askerleri tekrar Ege Denizi’ne doğru çevirip yere yatırır. Türk askerlerinin peşinden ilerlemekte olan ANZAK kuvvetleri, Türklerin direnmek üzere tekrar mevzilendiklerini görünce, onlar da durur ve siper kazmaya başlarlar. İşte, Birinci Dünya Savaşı’nın ve anavatanımızın kaderini değiştiren an o andır. Yarbay Mustafa Kemal ünlü emrini o sırada verir; “Sizlere taaruz etmeyi değil, ölmeyi emrediyorum. Bizler burada ölünceye kadar kazanacağımız zaman zarfında arkadaki birliklerimiz buraya yetişerek yerimizi alacaktır”. Gerçekten de, o anı ‘kader değiştiren an’ olarak tanımlamak basit bir hamaset örneği değildir. Mustafa Kemal gibi askeri dehası ve liderlik yeteneği bu kadar üst düzeyde olan genç bir komutanın cephenin o noktasında ve o sırada bulunmuş olmasını ‘muharebenin kaderini etkileyen olay’ olarak niteleyen, İngiliz tarafıdır.

Arıburnu bölgesindeki mücadele sekiz ay sürdü. İki taraf da birbirini yarinden söküp atmak için defalarca hasmının üzerine atıldı. O sekiz ay boyunca göğüs göğüse, gırtlak gırtlağa onlarca boğuşma yaşandı. Bu arada, başka muharabelerde pek duyulmayan, ihtimal hiç görülmeyen, bir şey oldu. İki taraf askerleri arasında, birbirlerinin kahramanlıkları karşısında anlaşılması zor ama mümkün olan bir saygı gelişti. Bu saygının örneklerini, bu mücadele ile ilgili olarak her iki tarafdan askerlerin kaleme almış olduğu anılarda bulmak mümkün.

Sonuç olarak, iki taraf da binlerce kayıp verdi. Sekiz ay süren o korkunç boğuşma boyunca, zaman zaman ileri ve geri, kazanç ve kayıplar yaşanmasına ragmen, 25 Nisan günü oluşan savunma hattı hemen hemen hiç değişmedi.

Bu sabaha karşı (25 Nisan 2016) çok sayıda Avustralyalı ve Yeni Zelandalı, her sene yaptıkları gibi, Arıburnu’nda toplandılar. Çoğu dün geceyi orada geçirdi. Binlerce kilometre öteden gelip 101 yıl önce orada ölen dedelerini andılar. Oradaki törenleri izleyen az sayıda Türk de vardı. Ayrıca, 57nci Alay’ın cepheye ulaşmak için yaptığı cebri yürüyüşü anmak için, aynı güzergahta, çoğu Türk gençelerinden oluşan bir grup aynı yürüyüşü yaptı. Ama yine de, Avustralyalı ve Yeni Zelandalı dostlarımız bir yenilgiden bu kadar onur çıkarırken, muzaffer taraf olarak Gelibolu savunmasını şu anda yaptığımızdan çok daha çoşkulu ve çok daha farkındalıkla kutlamamız gerektiğini düşünmeden edemiyorum. Tarihimizin bu sayfasına daha güçlü sahip çıkmamızın neden gerekli olduğunu en iyi anlatanın büyük ozan Mehmet Akif Ersoy olduğunu düşünüyorum.


Asım’ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi namusunu, çiğnetmeyecek.
Şuheda gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar...
O, rukü olmasa, dünyaya eğilmez başlar,
Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilal uğruna, ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki, kanın kurtarıyor Tevhid’i...
Bedr’in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makber’i kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe”desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyetler eder istiab.
"Bu, taşındır” diyerek Ka’be’yi diksem başına;
Ruhumun vayhini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle;
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya’yı uzatsan oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırına.



Mehmet Akif Ersoy

Sunday, April 24, 2016

"TANRI YARDIMCIMIZ OLSUN"

24 Nisan 2015



Gelibolu’nun yaklaşık 65 kilometre güneybatısında, 1912’ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmış bir Ege adası; Limni. Havanın açık olduğu günlerde kıyılarından bakıldığında Kuzeyde Semandirek adasını, Gökçeada’yı ve Gelibolu’nun güney ucunu, kuzeybatıda ise Bozcaada ve hemen arkasında Anadolu’nun en batı uzantısı Kazdağları’nı görmek mümkün. Tarih içinde üzerinde yaşamış medeniyetlerin izlerini hala taşıyan ada, bölgenin mitolojisinde de önemli bir yere sahip. Daha çok, tanrılar arasında geçen savaşlar nedeni ile tanınıyor. Efsaneye göre baş tanrı Zeus, karısı Hera ile kavga ederken, oğlu Hephaistos annesinin tarafını tutmuş, buna kızan Zeus da oğlanı Olimpus dağının tepesinden savurup Limni adasına fırlatmış. Limni’de kayalara çarpan Hephaistos’un iki ayağı sakat kalmış. Hephaistos, daha sonra diğer tanrılar ve kahramanlar için demirden silahlar ve zırhlar üreten ateşler tanrısı oldu.

Mitolojide yukarıda sözünü ettiğim hikayelerle tanınan Limni, 1915 yılının Nisan ayına geldiğimizde, daha başka bir nedenle tekrar ünlendi. O yılın 18 Mart’ında Çanakkale Boğazı’nın girişinde Osmanlı topçuları karşısında acı bir yenilgi yaşamış olan Müttefik Kuvvetleri, donanmalarını Limni adasının Mondros limanına geri çektiler ve bir taraftan bu beklenmedik yenilginin şaşkınlığını atmaya çalışırken bir taraftan da Osmanlı topraklarına tekrar saldırmak üzere hazırlanmaya başladılar.

24 Nisan 1915 günü, Büyük Biritanya’nın kara kuvvetleri ve onları çıkarma noktalarına taşıyacak olan askeri ve sivil gemilerde ve kıyıdaki geçici barınaklarda toplanmış olan Avustralya, Britanya, Yeni Zelanda, Kanada, Fransa, Hindistan ve Mısır’dan gelen onbinlerce asker harekat gününü bekliyor. O akşam güneş batarken, İngiliz donanmasına bağlı onlarca savaş gemisi ve bir o kadar da sivil nakliye teknesi Limni’nin Mondros limanından demir alarak kuzey Ege’ye açılıyor. Hedefin Gelibolu yarımadasının kuzey batı kıyısındaki Kabatepe ve civarı olduğunu sadece bir avuç yüksek rütbeli zabitan biliyor. Bu etkileyici armadanın bir parçası olan ‘Californian’ adlı nakliye gemisi Avustralya Imparatorluk Kuvvetlerinin 4üncü Sahra Sıhhıye ve 15inci Dekovil İşletme Taburunu taşıyor. Gemide, normal hayvan taşıma kapasitesi olan 500 at yanında, normal insan taşıma kapasitesi 70 iken 500 asker var. Bu askerler, Avustralya’dan geliyorlar ve her biri orduya gönüllü olarak katılmış. Hatta aralarında, bu savaşçılara katılabilmek için türlü hilelerle yaşlarını büyütmüş onsekiz yaşının altında delikanlılar bile var. Bu gönüllü askerler arasında bulunan 28 yaşındaki 2063 yaka numaralı İstihkam Başçavuşu William Dalton Lycett, geminin güvertesinden kaptan köşküne çıkan merdivenin kuytusunda, merdivenin alt başını aydınlatan lambanın altında otururuyor. Lycett, memleketi Melbourne’dan ayrılalı tam tamına dört ay olduğunu düşünüyor. Parkasının iç cebinden günlüğünü çıkartıyor ve ülkesinden ayrıldığından beri hemen her akşam yaptığı gibi o gün yaşadıklarını, güverte lambasının soluk ışığı altında, kaydetmeye başlıyor.


“24 Nisan 1915.   Dün, 18 Mart’da Çanakkale boğazında batan ‘Ocean’ ve ‘Irresistable’ zırhlılarından kurtulan yirmi kadar İngiliz deniz eri, bizleri gemilerden kıyıya kadar taşıyacak tonbaz tekneleri kullanmak üzere birliğe katıldılar.  Bu sabah 05:30’da kalk borusu çaldı. Limni’den kruvazörler ve diğer nakliye gemileri ile beraber ayrıldık. ‘Queen Elizabeth’ ile diğer altı kruvazörün yanlarında yedi destroyerle beraber limandan çıkışları görülmesi gereken ve unutulmayacak bir manzara idi. Bu satırları akşam 22:30 civarında yazıyorum. Komutan, bir saate kadar çıkarma bölgesine ulaşacağımızı söyledi….  Tanrı yardımcımız olsun.”


Aynı saatlerde Gelibolu yarımadasında ve Çanakkale Boğazı’nın Anadolu yakasında, Türk kuvvetleri düşmanın olası saldırısına karşı tetikte bekliyor. Saldırının nereden geleceği hala belli olmadığından ve bir çıkarma harekatı için hiç uygun olmayan bir kıyı şeridi özelliğinden dolayı Arıburnu sırtlarını çok az sayıda asker tutuyor. İşte tam da bu bölgede, Gelibolu yarımadasının Ege Denizi'ne bakan batı kıyısında, Kabatepe ile Küçükkemikli burnu arasındaki 10 kilometreye yakın sahil şeridini savunma ile görevlendirilmiş Türk birlikleri özellikle tedirgin. Saldırı belki bu gece, belki önümüzdeki hafta içinde her hangi bir akşam başlayabilir.

O gece, 5inci Osmanlı Ordusu, 3üncü Kolordu, 9uncu Tümen, 27nci Alay, 2nci Tabur, 4üncü Bölükte görevli Yüzbaşı Faik Bey, Kabatepe’nin 13 km kadar kuzeyinde Arıburnu sırtlarında görevli. Hava gündüzleri oldukça ılık olmakla beraber güneş battıktan sonra ortalık bayağı serinliyor. Ayrıca, iki gündür süren şiddetli rüzgar da geceyi olduğundan daha soğuk hissettitiyor. Yüzbaşı, karargah başçavuşu ile sahile hakim tepelerden birinde önünde uzanan karanlık denizi izliyor. Tümen komutanı, gönderdiği son emir ile, gözetleme postalarının sahilin hemen yüz metre gerisinde yükselmeye başlayan tepelerde yerleştirilmesini istemiş. Sık fundalıklarla kaplı yamaçta gözcü neferler ellişer metre aralı bir hat boyunca dizilmişler. Yüzbaşı, sağ tarafında uzanan hafif düzlüğün diğer ucundaki gözcülerden birinin yanık bir Anadolu türküsü tutturduğunu duyuyor. Nöbette türkü çığırmak, normal zamanda yüzbaşının hoş göreceği bir şey değil. Ama karanlığın içinden kulağına kadar erişen ezginin kendi yüreğini de kabarttığını hissediyor. Rüzgar hafiflemeye başlamış olmakla beraber, gecenin ayazı hala ısırıyor. Çankırılı gözcü er Hamza, parkasının yakasını kaldırmış türküsüne devam ediyor.



Cezayirdir koçyiğidin vatanı yar yar heeey,                                                   

Aramazlar gurbet elde yiteni yar yar hey, yiteniii…

Ak gülün üstüne güller biter miii?

Ağla anam ayrılığın günüdür, canlar hey heeey, Cezayiiir Cezayiiir…

Babuna da deli gönül babunaa, yar yar heeey..

Koç yiğitler sığmaz oldu kabına yar yar hey, kabınaaaa….

Gider oldum yarenlerim darıldı yar yar,

Gitme deyi yar boynuma sarıldı, yar yar aman, sarıldııı,

Bizim kısmet yad ellere verildi,

Kısmetimi veren Hüda kerimdir, canlar hey heey,  Cezayiir Cezayiir. 

Eğer anam öldüğümü duyarsa, yar yar amaan,

Top top edip saçlarını yolarsaaa, yar yar heey, yolarsaa,

‘Benim oğlum nerde’ diye sorarsaa,

‘O arkadan geliyor’ deyiverin, canlar hey heeey, Cezayiiir, Cezayiiir..

Yüzbaşı Faik Bey dürbünü ile gittikçe sakinleşen Ege Denizi’nin karanlık ufkunu tararken yakınındaki başçavuşun duyabileceği şekilde mırıldanıyor; “Tanrı yardımcımız olsun”…..

Cihan Koru

Saturday, April 23, 2016


GERGİN BEKLEYİŞ (23 Nisan 1915)


18 Mart’ta Çanakkale Boğazı’nın girişinde acı bir yenilgi tatmış olan Müttefik Kuvvetleri donanmalarını geri çekmişler ve bir taraftan yaralarını yalarken bir taraftan da Osmanlı mülküne tekrar saldırmak üzere hazırlıklarına devam ediyorlar. Büyük Biritanya’nın kara kuvvetleri ve onları Gelibolu’ya taşıyacak olan askeri ve sivil gemiler Limni Adası’nın Mondoros Limanı’nda toplanmış bekliyor.

Buna karşılık, Türk kuvvetleri de düşmanın olası saldırısına karşı savunmaya hazırlanıyor. İngiliz donanmasının Limni Adasın'da büyük bir hazırlık içinde olduğu biliniyor. Düşmanın saldıracağı kesin. Ancak, saldırının nereden geleceği, dolayısı ile sınırlı sayıdaki birliklerin nerede konuşlandırılması konusunda Osmanlı ordusunun üst düzey komutanları arasında görüş ayrılığı var. Çanakkale Boğazı ve Gelibolu Yarımadası’nın savunması ile görevli 5inci Ordu’nun başındaki Mareşal Otto Liman von Sanders, Müttefik kuvvetlerinin Saros körfezinin sonuna kadar ilerleyip, çıkartmaya oldukça uygun olan Bolayır, Kavak ve Kocadere köylerinin sahillerinden yükleneceklerini düşünüyor. Bu nedenle, Ecabat yakınında ihtiyat gücü olarak konuşlanmış olan 57nci piyade alayının sözkonusu bölgeye çekilmesini istiyor. 57nci alayın bağlı olduğu 19uncu fırkanın başında ise Yarbay Mustafa Kemal var. Mustafa Kemal, İngilizler’in boğazı daha kolay kontrol edebilme amacı ile hemen hemen Gelibolu yarımadasının tamamına hakim bir yükseklikte olan Kireç (Alçı) Tepe’yi hedef alacaklarını, bu nedenle Anafartalar köyü yakınlarında karaya çıkmak isteyeceklerini tahmin ediyor. Bu nedenle çeşitli bahaneler uydurarak 57nci alayı Ecabat yakınındaki Bigalı köyünde tutuyor.

Gelibolu yarımadasının Ege Denizi'ne bakan batı kıyısında, Kabatepe ile Küçükkemikli burnu arasındaki 10 kilometreye yakın sahil şeridini savunma ile görevlendirilmiş Türk birliklerinde de gergin bir bekleyiş var. Saldırı belki bu gece, belki önümüzdeki hafta içinde her hangi bir akşam başlayabilir. Gelibolu yarımadasındaki Türk birlikleri sıkıntılı fakat tetikte bekliyor.

Cihan Koru