Monday, June 8, 2015

1966 Ford Mustang

Efsane otomobil Ford Mustang Ağustos 1964’de Amerika’da satışa çıktı. 1966 yılının sonbaharında biri vişne çürüğü diğeri lacivert ve’convertible’ iki Mustang İzmir Birinci Kordon’daki bir galerinin vitrininde boy göstermişdi. Sınıf arkadaşım Esen ile defalarca Alsancak’da bu otomobilleri görmeye gittiğimizi anımsıyorum.  Doğal olarak, öğrenci bütçesi ile geçindiğimiz o yıllarda böyle bir araca sahip olmak, kurmaya bile cesaret edemiyeceğimiz bir hayaldi.

Aradan yıllar geçti, koşullar değişti. 1973’de Ohio State Üniversitesi’nde Master çalışmama başlamak üzere Amerikaya gittiğimde 1960’lı yılların Mustang modelleri artık ikinci el olarak satılıyordu.  Ancak, 1965 ve 1965 modelleri, aradan geçen kısa süreye rağmen otomobil kolleksiyoncularının gözdesi olmuşdu.  Ben de, Birinci Kordon’da aşık olduğum bu ‘vahşi at’tan, kullanılmış da olsa, bir tane edindim.
On beş yıl yaşadığım Birleşik Devletler’de daha sonra iki Mustang’ım daha oldu (1975 ve 1980 modeller). Bu gün de çalışma masamın üzerinde gençlik aşkımın küçük bir modeli bulunuyor.

Friday, May 15, 2015

Büyük Dedemin Oyunları Yayınlandı


Türkiye’nin komedi türünde ilk tiyatro oyunu yazarı, büyük dedem (annemin dedesi) Feraizcizade Mehmet Şakir’in bilinen 6 oyunu Bursa Osmangazi Belediyesi Tarafından bir takım olarak yayınlandı. 

Eserleri kitapçılardan veya kütüphanelerden temin etmek isteyen ler için ISBN numaraları şöyle;

 

Hayatı, Sanatı ve Eserleri

ISBN 978-605-85285-7-4

Bütün Eserleri: 1 - İnatçı Yahut Çöpçatan

ISBN 978-605-87269-9-4

Bütün Eserleri: 2 - İcab-I Gurur Yahut İnkılab-I Muhabbet

ISBN 978-605-85285-6-7

Bütün Eserleri: 3 - Evhami

ISBN 978-605-85285-5-0

Bütün Eserleri: 4 - Kırk Yalan Köse

ISBN 978-605-82285-8-1

Bütün Eserleri: 5 - Teehhül Yahut İlk Gözağrısı

ISBN 978-605-82285-9-8

Bütün Eserlari: 6 - Yalan Tükendi

ISBN 978-605-64964-0-0


 

Tuesday, April 21, 2015

Neden Fotoğraf Çekiyorum?

(Kadıköy Maarif dergisinin ilkbahar 2015 sayısında yayınlanan yazım)



Amerikalı şarkıcı/şarkı-yazarı Jim Croce 1973 yılının Eylül ayında bir uçak kazasında hayatını kaybettiğinde, aslında bir yıl önce piyasaya çıkan ‘You Don’t Mess Around With Jim’ adlı albümde yer almış bulunan ‘Time in a Bottle’ adlı parçası birden ilgi görmeye başladı ve ertesi yıl da bu parça liste başı oldu.  O günlerde yaşadığım Ohio eyaletinde arabamın radyosunda onlarca kez o parçayı dinlerken, zamanı yakalayıp bir şişede saklama ‘mecaz-ı mürselinin’ ne kadar ilginç bir kavram olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.  Fotoğraf çekmeyi sevmemin temel nedenlarinden biri de, benzer bir mantıkla, geçmişte kalmış olayları daha sonra tekrar anımsamak üzere kayda almak olarak düşündüğümden olsa gerek.
Zamanı durdurma, daha sonra tekrar yaşama, normalde unutularak solup gidecek anıları tekrar canlandırma, seni heyecanlandıran güzel ve ilginç cisim, kişi ve olayları başkaları ile paylaşabilme; sanırım, fotoğraf çekmeyi bu kadar popüler bir uğraşı kılan özelliklerin başında bunlar geliyor.

Bunun dışında, insan gözünün başaramadığı, çok hızlıyı, çok yavaşı ve çok küçüğü algılayabilme olanağı sunması da fotoğraf çekmeyi ilginç yapıyor.  Bir arı kuşunun saniyede 38 ila 78 kez kanat çırptığı söylenir.  Çok hızlı enstantenelere sahip fotoğraf makinaları bu hareketleri yakalamayı başarabiliyor.  Bir goncanın açıp tam teşkilatlı bir çiçek olması da çok yavaş bir süreç.  Bunu da hızlandırmak, belli aralıklarla çekilmiş münferit fotoğraf karelerinden yararlanılan ‘time-lapse’ tekniği ile mümkün.  Bir tek atomun gölgesini insan gözünün algılaması hayal bile edilemezken, bu iş, tahmin edileceği gibi çok özel bir düzenek kullanılarak da olsa, bir fotoğraf sayesinde başarılmış bulunuyor.
Bir fotoğraf, çekildiği anda kadrajın içine girmiş bulunan cisim veya yapıların fiziksel özellikleri yanında o anda yaşanmış duyguların da anımsanmasına aracı olabilir.  Diğer bir tanımlama ile, geçmişe açılan bir pencere olarak da kabul edebileceğimiz bir fotoğraf, geçmişle olan bağlarımızı pekiştirebilir. Bundan başka, çektiğimiz bir fotoğraf ile dünyayı nasıl algılayabildiğimizi de başkalarına gösterme olanağı bulabiliriz.

Yukarıdakilere benzer nedenlerle, fotoğraf çekmek, bazıları için solumak kadar gerekli olabilir. Böyle insanlar için fotoğraf çekmek, dinlediğimiz müzik, tercih ettiğimiz giysiler, seçtiğimiz arkadaşalar ve benimsediğimiz ahlaki değerler kadar bireyi benzersiz yapan özelliklerden biridir.  Diğer bir grup insan için ise, resim çekmek keyifli bir hobi, vakit geçirmek için güzel bir faaliyet olabilir. Hangi amaçla yapılırsa yapılsın, fotoğrafla uğraşmak, hemen her zaman, zevkle ve isteyerek yapılan bir iş olarak bilinir.
Resim çekmek, bazen birisine ‘bak birader, senin baktığında sana hiç bir şey ifade etmeyen sıradan nesneleri ben ne kadar ilginç bir şekilde görebiliyorum’ diyebilmenin keyfini de sunabilir.

Hani, ‘geçmişe açılan pencere olabilir’ dedik ya;  Bunu okuyanlardan bazılarının ‘kardeşim, benim geçmişle işim olmaz, ben şimdiyi yaşamaya odaklıyım’ dediklerini duyar gibiyim.  İyi de, ‘şimdi’ dediğin şeyin keyfini çıkarmanın bile önemli bir kısmı geçmişi anmak değil mi? Keyfi sürmekte olan bir sofrada “Oh be, ne biçim yedik yahu.. Küp gibi şiştim.. Ne lezzetli kebaptı o, kanka” derken, geçmişi övmüyor muyuz?
Doğal olarak her kamera sahibi kişi ‘fotoğrafçı’ olmuyor.  Paraya kıyıp güzel bir piyano alıp salonun baş köşesine yerleştirmek de adamı ‘piyanist’ yapmıyor.  O makinadan insanların para vereceği değerde bir görüntü çıkarabilmek için ‘profesyönel’ veya ‘sanatçı’ fotoğrafçı mertebesine erişmek gerekiyor ki, o başlı başına ayrı bir konu.

Ölüme çağre olmasa da, ‘yaratmak’ ve ‘arkada bir şey bırakmayı’ ölümsüzlüğe en fazla yaklaşan eylemler olarak kabul edebiliriz. ‘Değerli’, ‘işe yarar’ veya ‘ilgi çekebilir’ kalıcı birşeyler oluşturabilmenin en kestirme yollarından biri de fotoğraf çekmek olabiliyor.
Arşivden eski fotoğraflar bulup o resimdeki dostları şaşırtmayı da son derece keyif verici buluyorum.  Eski fotoğraflarını bulup gösterdiğim dostlarım ‘ahan da, nereden buldun bu fotoğrafı abi yaa?  O olayı tamamen unutmuşum. Ne güzel bir sürpriz oldu’ dediklerinde aldığım keyfi başka pek az şeyden alabilirim.

Şimdi benim bazen olur olmaz şeylerin fotoğrafını çektiğim de oluyor.  Çünkü benim kapasitesi sınırlı beynim, akıp giden yaşamda gözümün önünden geçen şeyleri anında analiz etmeyi pek beceremiyor.  O resmi daha sonra elime alıp veya bilgisayarımın ekranında açıp uzun uzun inceleyeceğim ki, resmi çektiğim anda farkına varmadığım bir dolu ayrıntıyı kavrayabileyim.
Tabii bir de, çektiği resimler sanat eseri olmasa bile fotoğraf çekme dürtüsü iliklerine işlemiş insanlar var.  Eminim, benim gibi sizin de bu tarife uyan akraba, dost veya arkadaşlarınız vardır. Böylelerini aşağıda sıraladığım durum ve davranışlarından kolayca tanıyabilirsiniz;

-          Fotoğraf albümleri çocuklarının, eşlerinin, ebeveynlerinin, diğer aile efradının, yakın dost ve arkadaşlarının, hatta uzaktan tanıdıkları insanların resimleri ile dolu olsa bile, bunların arasında kendi fotoğrafları yok denecek kadar az sayıdadır.

-          Diyelim son model yeni bir televizyon veya yeni bir araba alacaklar. Alınacak şeyin değerini, her hangi bir para biriminden ziyade, kaç adet Nikon D600 kameraya eşdeğer olduğu şeklinde hesaplarlar.

-          Stadda olsun televizyonda olsun, maç izlerken penaltılar sırasında gözleri sık sık kaleciden kayıp kale arkasındaki foto muhabirlerinin pahalı ekipmanlarına odaklanır.

-          Uçak seyahatlerinde kabine aldıkları el bagajları kargo bölümüne verdikleri valizden daha ağırdır.

-          Başkalarının gözünde itibarını yitirmiş, yıkılmış, dökülmüş, boyaları kalkmış eski binalar onlar için heyecan verici mekanlar, fotoğrafı çekilecek hazinelerdir.

-          Akılları bazen, göz kırpma hızlarının kameralarının hangi enstantane hızına eşdeğer olabileceği gibi tuhaf şeylere takılır.

-          Sahilde, ormanda veya herhangi başka bir ortamda dolaşırken, ilginç bir şey gördüklerinde, pek çok kez, ‘acaba farklı açıdan nasıl görünüyor’ diye başlarını yana yatırabilirler.

-          Araba ile sakin sakin yol alırken, az önce gördükleri ilginç şeyi fotoğraflamak için aniden yasal olamayan bir U dönüş yapabilirler.

-          Komşuları, bir süre sonra, ‘nasıl olsa bir çeken var’ diye çocuklarının fotoğraflarını çekmeye gerek kalmadığına karar verebilir.

-          Cep telefonları ile, ‘elde bir kayıt bulunsun’ diye çektikleri resimlerde bile muntazam kompozisyon kurallarından taviz vermezler.

-          Gün batımında güneşin son huzmelerinin oluşturduğu renk cümbüşünü, dolayısı ile oluşan fotoğraf fırsatını, kaçırmamak için tuvalet ihtiyaçlarını yarım saat erteleyebilirler.

-          ‘Her şeyi otomatik yapıyor, manuel ayarların sağladığı yaratıcı kontroldan mahrum bırakıyor’ diye, mecbur kalmadıkça, cep telefonu ile fotoğraf çekmezler.

-          Film izlerken zaman zaman anlatılan öyküden kopup, kendilerini sahnenin görüntü kompozisyonunu ve ışığın nasıl kullanıldığını analiz ederken bulurlar.

-          Fotoğraf makinesi ile yaklaştığını gören dostlarının, ‘saçımı başımı düzelteyim bari,  büyük ihtimalle yarın Facebook’dayım’ diye düşündüğü çok olur.

-          Kıyafetlerini yıkanmak üzere ayırırken, ceplerini control etmeyi ihmal etmezler.  Bunu, ‘acaba bozuk para bırakmış mıyım?’dan çok, ‘hafıza kartı falan kalmış olabilir mi?’ endişesi ile yaparlar.
 
Benimsenmiş bulunan bütün bu davranış biçimlerine rağmen, fotoğrafa gönül vermiş olanlarımızın çoğu için, resim çekerek hayatını kazanacak düzeyde profesyönel olabilmek tatlı bir hayalden öteye geçemiyor.  Bizler için fotoğraftan para kazanmanın tek bir yolu var diye düşünüyorum.  O da, ancak onca yatırım yaptığımız kameraları ve diğer malzemeleri, satış fiyatı konusunda fazla titzlenmeden, elden çıkarmakla mümkün görünüyor.
Fotoğraf çekmeye gönül vermiş olanların vizörlerine muhteşem görüntüler düşmesini diliyor, bu keyifli uğraşa henüz bulaşmamışlara da ‘deneyin, pişman olmazsınız’ diyorum.

Cihan Koru

Tuesday, March 31, 2015

YENİ KISA FİLMİM


Sinema, kollektif bir uğraş olduğundan, bir kişinin tek başına kalkıp bir film yapması pek akıllı işi değil.  Ancak bendeniz, akılca biraz yavan olduğumdan, bir süre önce benzer bir işe giriştim.  Her ne kadar, önceden yazılmış bir senaryoya göre çekilmiş bir çalışma olmasa da, üniversiteden beraber mezun olduğum arkadaşlarımdan topladığım amatör-çekim video kliplerini kullanarak kısa bir film yaptım. Şimdi ortaya, festivallerde ödül için yarışacak düzeyde bir yapıt çıkmadığı kesin olsa da, en azından, filmde görüntüleri bulunan dostlarım için güzel bir anı olacağını ümit ediyorum.

https://vimeo.com/123511734

Thursday, March 19, 2015

BOLAYIR YAHUT SİLİSTRE


BOLAYIR YAHUT SİLİSTRE


Vakit öğlen olmak üzere.  Osman Kahya Namazgah’ın duvarına tünemiş, sabah ezanından bu yana boğazın Çanakkale yönünden Marmara’ya doğru yaklaşan tekneleri izlemekte.  1888 yılı Aralık ayının bu güneşli fakat ayaz gününde poyrazın ilikleri titrettiği bu yerde saatlerce beklemenin akıllı adam işi olmadığını o da biliyor ama, beklemekte olduğunun uğruna gerekirse çok daha uzun bir süre o soğukta orada kalabilir.

Öğlen ezanı okunurken Sütlüce Burnu açıklarında boğazdan yukarı doğru yaklaşmakta olan vapuru seçmeye başladı.  Namazgah’ın duvarı üzerinde ayağa kalktı ve bir süre yaklaşmakta olan sefineyi izledi.  Sonra, gelenin beklediği olduğuna kanaat getirerek yere atladı ve hızlı adımlarla limanın yolunu tuttu.

 Gelibolu limanı, hangi kavimden kaldığı bilinmeyen kadim bir tekne barınağıdır.  Çanakkale boğazından gelen tekneler taş rıhtımdaki 10 metre genişliğinde bir açıklıktan geçerek önce Dış Liman olarak anılan 65x95m boyutlarındaki havuza girerler.  Dış Liman’ın kara tarafında, kıyıya paralel yolun altından geçen diğer bir menfezle de, daha küçük (50x30m) İç Liman’a girilir. Giriş menfezinin köşesinde eski çağlardan bu yana ayakta kalabilmiş, eski kent kalesinin sadece bir kulesinden oluşan yapı bulunur.

 Osman Kahya Dış Liman’ın girişine vardığında, on dakika önce Namazgah’dan gördüğü vapur da liman girişine 500m kadar yaklaşmıştı.  Aralık soğuğuna ve ısıran poyraza rağmen rıhtım boyunca büyük bir kalabalık birikmişti.  Yaklaşan vapuru bekleyenler arasında Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti valisi Arnavut Mehmed Akif Paşa, Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyesi Ebuzziya Tevfik Bey, Gelibolu eşrafından Molla Münib ve kentin diğer bir çok ileri geleni seçilebiliyordu.  Bir kaç dakika daha sonra, pruvasında adı Eser-i Nüshet olarak okunabilen gemi Dış Liman girişine geldi ve poyraza rağmen kaptanın ustalığı sayesinde sorunsuzca süzülerek barınağın içindeki sakin sulara ulaştı.  Rıhtımın deniz tarafında bekleyen zevat da limanın iç tarafına geçerek teknenin yanaşmak üzere olduğu noktaya geldiler. 

Osman Kahya, tekne daha tam yanaşmadan, rıhtımda bekleyen güçlü kuvvetli bir kaç gençle beraber bordaya sıçrayıp güverteye ulaştı.  Kaptan köprüsünün hemen önüne yüksekçe bir katafalk yerleştirilmiş, onun üzerine de cenazeyi taşıyan tabut konmuştu.  Osman Kahya, tabutun önünde bir kaç saniye hareketsiz durdu.  Göz pınarlarından süzülen birkaç damla yaşı gizlemeye bile gerek görmeden elinin tersi ile sildi .  Tabutta yatan ve bütün Osmanlı diyarında ve hatta dış ülkelerde Namık Kemal olarak bilinen mefta, Osman Kahya için Mutasarrıf Kemal Beyefendi idi. 

Ama o an geçmişi tefekkür edecek zaman değildi. Tekneye beraberce çıktığı gençlerle beraber, oyalanmadan girişip, Sakız Adası’nda kurşun dökülerek sızdırmazlığı sağlanmış ağır tabutu omuzlayıp küpeşteye yaklaştırdılar. Tabutu dikkatlice küpeşteden aşırıp rıhtımda bekleyen diğer bir grup gencin yukarı doğru uzanmış el ve kollarına doğru indirip teslim ettiler. Osman Kahya, tekrar rıhtıma atladı ve üzerine tabutun yerleştirilmesi için bekleyen yaylı arabanın yanına geldi.  Zaten arabayı sabah erkenden İbrahim Mazhar Bey’in konağından alarak limana da o getirmişti.  Tabut yine ihtimamla arabaya yerleştirildi ve üzerine, bu kez Kalyonizade Ahmet’in oğlu Bekir Bey’in konağından getirilmiş kırmızı atlas örtü yayıldı.  Kahya, o örtünün daha önce de önemli kişilerin cenaze törenlerinde kullanıldığını hatırlamakla beraber, değeri harbiyesinin 67 yıl önce Sultan IInci Mahmud’un Gelibolu’yu ziyareti sırasında konuk olduğu Kalyoni Ahmet Bey’in konağının kapısındaki binek taşını örtmek için kullanıldığını bilmiyordu.  Onun bildiği, tabutta yatanın, ona göre, çok mübarek bir insan olduğu idi.

On altı yıl önce, Osman Kahya 17 yaşında bir delikanlı idi.  O yıl Kemal Beyefendi Gelibolu’ya mutasarrıf olarak atanmış ve dört aydan biraz daha uzun bir süre bu kentte yaşamıştı.  Osman’ın ‘kahya’lığı, o sırada Bolayır’da nahiyenin sığırtmaçlığını yapmasından ileri geliyordu.  İşte o, 17 yaşında olduğu, 1872 yılının bir sonbahar akşam üstünde, sabah nahiyeden topladığı sığırları önüne katmış Baklaburnu ovasından köye doğru çıkıyordu ki yakındaki derenin içinden üç tazı fırladı ve sürüye doğru koşmaya başladılar.  Osman’ın hemen peşinde de sürüden asla ayrılmayan iri çoban köpeği Çakır vardı.  Yaklaşan tazıları gören Çakır da yaydan boşanmışça fırlayıp gelenlere doğru yöneldi.  Osman dört hayvanın yaman bir kavgaya tutuşacaklarını hemez sezdi ve kolunun altında tutuğu asasını kaldırıp köpeklere bağırmaya yeltendi ki, bunu yapmaya fırsat kalmadan, tazıların çıktığı derenin hemen arkasından bir mavzer gümledi. Birbirlerinin gırtlağına yapışmak üzere olan hayvanlar anında yerlerine mıhlandılar ve, hepsinin kulakları dikili, sesin geldiği yana döndüler. Derenin karşı yakasındaki karaçalıların arkasından üç kişi göründü. İkisi mavzerini koltuğunun altına sıkıştırmış, üçüncü elinde tutuyordu.  Mavzeri elinde olan tazılara doğru seslendi.

-          Gelin beri more..  Aaaah, her bi şeye salarsınız beyaa..

Tazılar beklenmedik şekilde adama itaat ettiler ve gerisin geri dönüp yaklaşan üçlüye doğru koşmaya başladılar.  Osman da Çakır’ına seslendi.

-          Nah nah nah, dön be koca Çakırım, dön be bu yana..

 Çakır da, isteksiz de olsa, geri dönüp Osman’a doğru seğirtti.

Üç avcı Osman’a yaklaştılar.  Gelenlerden iri yarı olup sade ve kaba bir üniforma giymiş olanı Osman tanıyordu.  Bolayır ve civarının asayişinden sorumlu kırserdarı Sabattin Aga idi.  Aga, yanına gelen tazıların boyunlarına tasmalarını geçirdi ve üçünü birden tek eli ile kontroluna aldı.  Osman da Çakır’ı tasmasından tutmuştu.  Sabattin Aga seslendi.

-          Naptın beyaa Osman Kahya? 

-          Napcam beyaa, ayvanları yaymıştım, topladım dönüyom işte.  

Gelenler Osman’a iyice yaklaşınca durdular.  Sabattin Aga yanında gelenlerden orta boylu, geniş omuzlu ve hafif tıknaz olana döndü.
-         Beyim, bu Osman Kahya’dır.  Tıfıl görünüşüne aldanmayın, yaman sığırtmaçtır.  Bıldır kışın çok kar yapmıştı.  Bu kahya, ikiyüz koyunla Doğanaslan korusunda üç gün mahsur kaldı. Kurtlar Bolayır’ın kıyısındaki kümeslere dalıp kazları tavukları boğazlarken, aha bu Çakır köpekle bir olup kurda tek bir kuzu bile kaptırmadı. 
Osman’ın kestirebidiği kadarı ile, Sabattin Aga’nın hitap ettiği, belli ki önemli bir kişi idi.  Kumral sakalı, saçı gibi kıvırcığa yakın dalgalıydı.  Sırtında astragan yakalı deri bir redingot, altında dar paçalı süvari pantolu olup ayaklarına da yüksek konçlu avcı çizmeleri giymişti. Gövdesine göre biraz büyükçe olan başını üçüncü kişiye çevirdi.

-          Tevfik, al bak işte, yaklaşmakta olan mukadder cihan-şumul kapışmada bu milletin vatanını savunmak için ihtiyacı olan cevheri gör, yerinde tanış.  Bitirmeye uğraştığım ‘Vatan’ piyesinin ilhamını nereden aldığımı soruyordun.  Görüyorsun işte, ilham sine-i milletten çıkıyor.  Piyeste Silistre ahalisinin vatan savunmasındaki kahramanlığını anlatıyorum.  Aslında imparatorluğun bütün köşelerinde milletin aksülameli aynı.   Ha Bolayır ha Silistre, fark etmiyor.
Osman Kahya’nın 16 yıl önce, kumral sakallı o yabancının neden söz ettiğinini, o sözlerin söylendiği o gün anlaması imkansızdı.  Ancak bu gün, Bolayır kırında karşılaştığı o özel kişinin yaşamını nasıl değiştirdiğini çok iyi biliyordu.  Bütün bunları düşünürken bir taraftan da Sakız Adası’ndan gelen cenazenin yüklenmiş olduğu yaylı arabayı çeken iki beygirin önüne geçerek dizginlerini kavradı.  Rıhtımda cenazeyi karşılayanların büyük bir bölümü, cenaze arabasının arkasında sıralanmış diğer yaylı araba ve landonlara dağıldılar.  Arkadaki arabaların hepsinin hazır olduğundan emin olan Osman Kahya, dizginleri çekerek konvoyu harekete geçirdi.  Yirmibeş – otuz arabadan oluşan kervan limandan Fener’e doğru giden yolda ağır ağır ilerlemeye başladı. 
Arabaların Keşan’a giden yolda Karabayır’a varmaları yarım saat aldı. Yokuş yukarı tırmanmaya başladıklarında Osman Kahya halâ, Mutasarrıf Kemal Beyefendi’nin hizmetinde geçirdiği üç ayı düşünüyordu.  Bolayır’da karşılaştıkları o ilk gün, kırserdarı Sabattin Aga’nın kendisini ayaküstü mutasarrıf beye tanıştırmasının ardından mutasarrıf ile Osman arasında sohbet koyulaşmış, o sırada sığırtmaç avcılara heybesinden çıkardığı ekşimik, esmer buğday ekmeği ve taze papazkarası üzümlerden ikram etmiş, zaten gün kavuşmasına az kaldığından dördü birlikte sığırları önlerine katıp köye çıkmışlardı.  Kemal Beyefendi özellikle Süleyman Paşa’nın türbesini ziyaret etmek istiyordu.  Türbe ziyareti sırasında gün batmak üzere idi.  Türbe çıkışı Beyefendi uzun uzun Saroz Körfezi üzerinde batan güneşi ve Ege’nin dillere destan gurubunu kızıldan laciverte dönünceye kadar izledi. Daha sonra, Tevfik Bey’e döndü.

-          Tevfik, bu renklerin raksını sonsuza dek bıkmadan izleyebilirim.  Onun için, bak bu vasiyetime Sabattin Aga ve bu delikanlı da şahitler, vadem dolduğunda beni Süleyman Paşanın yamacına, işte tam buraya defnedin.
Bu tembih, 16 yıl sonra Namık Kemal’in nâşının, vefat ettiği Sakız Adası’nda bir caminin haziresine defnedilmiş olduğu halde, yakın dostu Ebuziya Tevfik Bey’in sözkonusu vasiyeti padişaha iletmesi ve Sultan IInci Abdülhamit’in emri ile kabrinden çıkarılıp Gelibolu’ya gönderilmesine neden oldu.  Çok yönlü bir vatansever, düşünür, sanatçı ve devrimci olan Kemal, Gelibolu Sancağı’nda mutasarrıf, yani devleti temsil eden en üst düzeydeki memur olduğu sırada, Bolayır’da sığırtmaçlık yaparken tanıdığı Osman’daki cevheri hemen sezip Gelibolu’da özel postası olmasını sağladı.  Namık Kemal’in bilinen meziyetlerinden biri de, yaşamı boyu Osman gibi daha nice genci kanatlarının altına alıp onları kollayıp yetiştirerek mevcut yetenek ve becerileri ile müsemma mevkilere gelmelerine aracı olması idi. 
Osman Kahya, Mutasarrıf Kemal Beyefendi’nin hizmetinde iken onun itimadını iyice kazanmış, yazdığı yüzlerce mektubun yerlerine ulaşmasını sağlamış, Gelibolu’nun su dağıtımı ile ilgili sorununun çözülmesinde önemli görevler üstlenmişti.  Yazar, Gelibolu’daki memuriyeti sırasında kaleme alıp bitirdiği ‘Evrak-ı Perişan’ adlı eser ve ‘Vatan’ piyesi ile ilgili kısımlar bittikçe onların İstanbul’a ulaştırılması görevi de Osman Kahya’nın sorumluluğunda idi. ‘Vatan’ piyesi ilk kez 1 Nisan 1873’te İstanbul’da sahnelendi. Oyunu izleyen ahali o kadar heyecanlandı ki, sokaklara dökülüp tezahürat yaptı.  Eserin yarattığı tepki saray tarafından endişe ile karşılandı ve Namık Kemal bu nedenle Kıbrıs’a sürgüne gönderildi.  Oyunun sergilenmesi de bir süre sonra yasaklandı.  Ancak, eser ‘Silistre’ adı ile tekrar oynanmaya başladı.  Bu nedenle, zaman içinde, adı ‘Vatan yahut Silistre’ olarak bilinir oldu.  Öldüğünde, şairin kısa ömrü boyunca uğrunda mücadele ettiği özgürlük ve milli birlik meseleleri, bazı önemli adımlar atılmış olmasına karşın, henüz tam olarak çözülmemişti. 
Namık Kemal’in cenaze alayı Bolayır’a ulaştığında vakit, Osman’ın 16 yıl önce bu ulu insan ile ilk karşılaştığı gündeki aynı vakitti. Cenazenin kabre yerleştirilmesi, üzerinin örtülmesi ve son dinî ritüellerin yerine getirilmesi havanın kararmaya yüz tutması ile bitirilebildi.  Gökyüzü bulutsuz, ayaz iyice bastırmıştı ve şairin meftun olduğu gurup, onca ihtişamı ile Saroz ufkundan Bolayır yamacında ebedi yerine yerleşmiş hayranını selamlıyordu. Osman Kahya, defin törenine katılanlar kabrin başından ayrıldıktan sonra bir süre daha orada kaldı.  Ayrılmadan, kabir başına yerleştitilmiş kandillerin soluk ışığının aydınlattığı kabir taşındaki yazıyı bir kez daha okudu.

Ölürsem görmeden millette ümit ettiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrime vatan mahsun ben mahsun.

Cihan Koru

Yukarıdaki yazı, her ne kadar yaşanmış gerçek olaylar ve kişilerden de söz ediyor olsa da, bir belgesel olmayıp sonuç olarak bir kurgu ürünüdür ve sanatçı ehliyetine sığınarak kaleme aldığım bir çalışmadır.

Thursday, January 29, 2015


Ege Üniversiteli Emekli Agronomların İstanbul Buluşması


Sevgili Şengün’ün Kuşadası’nda yetiştirdiği Horozkarası üzümlerinden yaparak bizlere getirdiği şarapları bölüşmek üzere popüler mekanımız Dolmabahçe Saat Kafe’de buluştuk.  Sohbet koyulaştıkça öne çıkan belli başlı konular şöyle idi: Şarap imalatında kükürt kullanımının artı ve eksileri,  Şalgam suyu için kullanılacak siyah havuç, Konya Ereğlisi’nden değil ise kaliteden ne kadar ödün verilmiş olur?, Küflenmeye başlamış vişneleri dondurup kurtarmak mümkün mü?.....  anladınız işte muhabbetin genel minvalini.

27 Ocak 2015

Thursday, December 4, 2014

Şengün Hamamı’ndan Copley Meydanı’na

(1947 Boston Maratonu'nunda koşan Gelibolulu genç)


19 Nisan 1947.  Amerika Birleşik Devletleri’nin Massachuset eyaletinde, başkent Boston’un 40 km kadar batısında bulunan Hopkinton kasabasında termometreler 7 dereceyi gösteriyor. Çoğunluğu Amerikalı olup,  ancak aralarında çok sayıda dünyanın dört yanından gelmiş sporcular da bulunan, 156 genç adam koşu şortları ve eşorfman üstleri ile yerlerinde kah zıplayıp kah kısa deparlar atarak ısınmaya çalışıyor. İnsan ruhu ve aklının fiziksel dış güçler karşısında sınandığı en çetin spor etkinliklerinden olan bir maraton yarışının start noktasındayız.  Bütün dünyada düzenlenen binlerce maraton arasında geçmişi en eski ve prestijlilerinden biri olan Boston Maratonu başlamak üzere.

O yıl 51inci kez koşulacak olan bu tarihi yarışta boy ölçüşmek üzere toplananların arasında kimler yok ki. 1936 Berlin Olimpiyatları’nda marotonu birinci bitirerek ülkesinin ilk altın madalyasını kazanan Koreli Sohn Kee-chung, bu yarışı daha önce iki kez kazanmış Rhode Island’dan Ellison (Tarzan) Brown, önceki yılın birincisi Yunanlı Stylianos Kyrakides, New York eyaletinin Rochester kentinde yaşayan ve amerikan futbolu, basketbol ve beyzbol gibi sporları ayakkabı giymeden yapması ile ünlü olup bu yarışı da o yıl yalınayak koşacak tek atlet olmaya hazırlanan Donald A. Post ve benzeri pek çok ünlü maratoncu.

Hopkinton’un ana caddesi Main Street ile Ash Street köşesindeki başlangıç noktasında koşucuların arasında ufak tefek cüssesi ile fazla dikkat çekmeyen mavi gözlü buğday tenli atlet yuvarlak ince çerçeveli gözlüğünün saplarını, yanında getirdiği ince yarabandı ile şakaklarına yapıştırıyor. İleri derecede miyop olduğundan yarış sırasında gözlüklerini kaybetmek kendisi için çok ciddi bir risk.  Yarışı başlatacak görevli start tabancasını havaya kaldırıken, mümkün olduğunca ön sıradakilere yanaşıyor ve ülkesini Amerika’da temsil edecek ilk marantoncu olarak kendisine güç ve şans getireceğine inandığı bir hareketle formasının göğsündeki ayyıldıza hafifçe dokunuyor.

Tabancanın gümlemesi ile 156 çift ayak 42 kilometre 195 metrelik parkuru önde bitirme ümidi ile koşmaya başlıyor. İlk bir buçuk kilometre 40 metrelik irtifa kaybı ile yarışın aşağı doğru koşulan en dik yokuşu. Göreceli olarak daha deneyimsiz yarışçılar yokuş aşağı koşmanın kolaylığı ile tempolarını arttırıp hızla ara açma telaşındalar.  Daha deneyimli olanlar, yarışın ileriki aşamalarında ne kadar zorlanacaklarını bildiklerinden biraz geride kalmak pahasına enerjilerini idareli kullanma çabasındalar.  Göğsünde ayyıldızı ile koşan genç, parkuru tanımamakla beraber yarışı daha önce koştuğunu bildiği rakiplerini izlemeyi akıl edecek kadar deneyimli.

Sekizinci kilometrede küçük Flamingham kasabasından geçiliyor. Kasaba ve Boston maratonu ile ilgili olarak yaşanmış bir anekdot var.  Yarış parkuru kasaba istasyonundaki tren raylarının üzerinden geçiyor. 1907’deki maratonda, istasyonda beklemesi gereken bir lokomotif, en öndeki koşucular geçtikten sonra yanlışlıkla hareket etmiş ve arkadan gelen sporcuların değerli dakikalarının kaybolmasına neden olmuş.

On üçüncü kilometrede yine başka bir küçük kasaba olan Natick’e ulaşıldığında parkur ufak tepeciklerin üzerinden hafif iniş ve çıkışlarla devam etmeye başlıyor. Ayyıldızlı forma mavi gözlü atletin teri ile bir hayli ıslanmış. Genç sporcu, hafif de olsa ilk yorgunluk belirtilerini hissetmeye başlıyor. Bacaklarından gelen sinyallerin beynine ulaşıp pisikolojini etkilemesini engellemek için olumlu şeyler düşünmeye çalışıyor.  Eskilere gidiyor. Memleketi Gelibolu’da geçen çocukluk yıllarını hatırlıyor.  Yazları arkadaşaları ile hemen bütün zamanlarını geçirdikleri, deniz boyundaki Şengün Hamamı olarak bilinen minik koyda Çanakkale Boğazı’nın serin sularında oynadıkları günleri düşünüyor. O yıllarda büyük harp bitmiş. Osmanlı, Çanakkale deniz savaşında ve Arıburnu’nda kesin zafer kazanmış olmasına karşın müttefiki olan Almanya’nın yenilmesi ile kaybeden tarafta kalmış ve bütün sahil kentleri gibi Gelibolu da kazanan tarafın kontrolu altına girmiş, Fransız kuvvetlerince işgal edilmiş. Maratoncu, o yıllarda altı ve yedi yaşında idi. Şengün Hamamı’nda arkadaşları ile eğlenirken çevrede devriye gezen Fransız üniformalı Senegalli siyahi askerleri nasıl taciz ettiklerini ve askerlerin de kendilerini yakalamak için kovaladığında koşarak kaçtıklarını hatırladı.  O günlerde kendisini ‘yamyamların’ eline düşmekten kurtaran bacakları acaba bu gün de bu yabancı diyarda kendisini mahçup etmeyecek bir derece ile bitiş çizgisine ulaşmasına yardımcı olacak mıydı?

Gelibolulu Şevki 19uncu kilometreyi geçerek yarışın yarı noktasına yaklaştığında, kendisini Wellesley Koleji öğrencilerinin koşucuları yüreklendirmek için çıkardıkları müthiş şamatanın ortasında buluyor.  Bu da bu tarihi yarışın kimliğini oluşturan geleneklerden biri.  Bu arada yarışçılar arasında oluşan kümelenmeler iyice belirginleşmeye, kümeler arasındaki mesafeler büyümeye başlıyor.  Şevki, en öndeki yirmi kişilik grupta.  Aralarında bulunduğu atletlerin arasında en iyi tanıdığı, Yunanlı efsane koşucu Kyrakides. Bir ara yan yana düşüyorlar ve başları ile birbirlerini selamlıyorlar.

Şevki Koru, Gelibolulu ecdadının en az 150 yıl kadar geriye giden kökleri ile ilgilli hikayeleri dinleyerek büyüdü. Şehir önemli bir eyelet merkezi iken ve Osmanlı donanmasının en büyük tersanesinelerinden birine evsahipliği yaptığı dönemlerde büyük dedeleri tersane amirliği ve Gelibolu ayanlığı yapmıştı.  Sultan IInci Mahmud’un Gelibolu’yu ziyaret ettiğinde büyük dedesi Kalyoni Ahmet Bey’in konağında bir kaç gece misafir olduğunu kaç kez dinlemişti.  Bütün bunları düşünerek koşarken yarışın en çetin noktasına yaklaştıklarını fark ediyor.  26ncı kilometrede Boston maratonunun ünlü Heartbreak Hill’ine, yani ‘Kalpkıran Tepe’ye tırmanma başlıyor.  Burası aslında çok yüksek bir tepe olmamakla beraber, koşucuların dayanma gücünün sınanmaya başladığı bir aşamada geçilmesi gerektiğinden önemli bir psikolojik engel oluşturuyor.  Şevki, göğsündeki ayyıldıza bir kez daha dokunuyor. Gözlüklerinin düşmemesi için sapları üzerinden şakaklarına yapıştırdığı, fakat terden ıslanıp gevşemeye başlayan, yarabandını yokluyor.  Kendini motive edecek şeyler düşünmeye devam etmeli. Yine Gelibolu’daki çocukluk yıllarını, altı yaşında akranlarına göre daha ufak tefek, hatta ‘kavruk’ göründüğü günleri hatırlıyor. Maratoncu Şevki’nin hafızasında canlanan küçük Şevki, Haziran güneşinin altında, bugünkü Koruköy’ün biraz doğusundaki çiftlikte kurulu harman yerini fır dolayı dönen dövenin üzerinde hem dengede kalmaya hem de aleti çeken iki güçlü beygire hakim olmaya çalışıyor.  Harmanın etrafına dizilmiş ekin yığınlarından birinin gölge tarafına sığınmış yaşca daha büyük dört çocuk dövenin üstündeki küçük kardeşleri ile eğlenmenin keyfini çıkarıyorlar.  Hep bir ağızdan ahenk içinde sesleniyorlar; “şekerciiim….  naneciiim…. keten helvacııım…” Şevki, iki eli ile sıkı sıkı yapıştığı dizginleri bırakıp fesinin altından yüzüne doğru süzülen terleri silemediği için iyice bunalmış olduğu halde hem sıcağa hem de ağabeylerinin takılmalarına tahammül etmeye devam ediyor.  Kim bilir, belki de yıllar sonra dünyanın öte ucunda onurlu bir derece ile bitirmeye çalıştığı bu ünlü maratonu koşarken ihtiyacı olan direnme gücünü o çocukluk yıllarında yaşadığı bu ve benzeri alıştırmalara borçlu idi. 

34üncü kilometreye gelindiğinde Şevki’nin de bulunduğu en öndeki grup on kişiye düşüyor.  Sohn, Tarzan, Brown ve Post görünürde yok.  Ya geride kaldılar ya da yarışı terk ettiler.   Kyrakides, Şevki’nin üç metre kadar önünde koşmaya devam ediyor ancak biraz zorlandığı belli. Grupta iki Koreli var.  En önde peş peşe koşuyorlar.  Öndeki Yun Bok Suh, arkadaki Seung Yong Nam.   O sırada Boston Koleji’nin önünden geçerlerken bu kez bu okulun öğrencileri maratonculara moral vermek için çığırtıyorlar. Koşucular üzerinde ‘The Hertbreak Is Over (kalp kırıklığı bitti)’ yazan şişirme bir takın altından geçiyorlar.  Ancak, Şevki’nin İngilizcesi bu mesajı algılaması için yeterli olmadığından motivasyonuna olumlu katkısı olabilecek bu destekden habersiz koşmaya devam ediyor.

39uncu kilometrede artık geniş ağaçlıklar veya çayırlar arasına serpiştirilmiş müstakil banliyö evleri bitip dört beş katlı, bitişik düzen binalar başlıyor. Hem kaldırımlardaki hem de pencere, balkon ve damlardaki seyirciler çoğalıyor.  Yol boyunca sık aralıklarla dizilmiş polis memurları koşucuların rahatca geçebilmesi için meraklıları kontrol etmeye çalışıyor.  Bu noktadan itibaren bitişe az kaldığından yarışçılar rezervlerindeki son enerjiye yükleniyorlar.  Şevki, temposu gittikçe düşmekte olan Kyrakides’e sokuluyor ve azar azar geçmeye başlıyor.  Kariyerleri boyunca bir kaç kez yarışıp birbirlerini geçtikten sonra karşılıklı derin bir saygı geliştirecek olan iki sporcu bir kez daha göz göze geliyorlar ve yine başları ile birbirlerini selamlıyorlar.  Şevki, arayı iyice açarak yarışın biteceği Copley Meydanı’na doğru temposunu arttırıyor. İki dakika sonra bitiş çizgisini geçerken eli bir kez daha göğsündeki ayyıldıza gidiyor.

Fotoğraf 1 - Şevki Koru (en sağda), uluslararası maratonlarda zaman zaman yarıştığı yabancı sporcularla. Koru’nun (resme göre) solundaki atlet, kariyerleri boyunca birkaç kez karşılaşıp birbirlerini geçerek aralarında köklü bir saygı gelişen Yunanlı Stylianos Kyrakides.

O yıl Koreli Yun Bok Suh’un dünya rekoru ile birinci olduğu Boston Maratonu’nu, Gelibolulu Şevki Koru ülkesini yurtdışında temsil eden ilk Türk maratoncusu olarak yedinci sırada bitirdi. Sporcu, 1952’de ikinci kez katıldığı aynı yarışı yine aynı sıralamada, bir kez daha yedinci olarak tamamladı.
Cihan Koru