Tuesday, April 21, 2015

Neden Fotoğraf Çekiyorum?

(Kadıköy Maarif dergisinin ilkbahar 2015 sayısında yayınlanan yazım)



Amerikalı şarkıcı/şarkı-yazarı Jim Croce 1973 yılının Eylül ayında bir uçak kazasında hayatını kaybettiğinde, aslında bir yıl önce piyasaya çıkan ‘You Don’t Mess Around With Jim’ adlı albümde yer almış bulunan ‘Time in a Bottle’ adlı parçası birden ilgi görmeye başladı ve ertesi yıl da bu parça liste başı oldu.  O günlerde yaşadığım Ohio eyaletinde arabamın radyosunda onlarca kez o parçayı dinlerken, zamanı yakalayıp bir şişede saklama ‘mecaz-ı mürselinin’ ne kadar ilginç bir kavram olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum.  Fotoğraf çekmeyi sevmemin temel nedenlarinden biri de, benzer bir mantıkla, geçmişte kalmış olayları daha sonra tekrar anımsamak üzere kayda almak olarak düşündüğümden olsa gerek.
Zamanı durdurma, daha sonra tekrar yaşama, normalde unutularak solup gidecek anıları tekrar canlandırma, seni heyecanlandıran güzel ve ilginç cisim, kişi ve olayları başkaları ile paylaşabilme; sanırım, fotoğraf çekmeyi bu kadar popüler bir uğraşı kılan özelliklerin başında bunlar geliyor.

Bunun dışında, insan gözünün başaramadığı, çok hızlıyı, çok yavaşı ve çok küçüğü algılayabilme olanağı sunması da fotoğraf çekmeyi ilginç yapıyor.  Bir arı kuşunun saniyede 38 ila 78 kez kanat çırptığı söylenir.  Çok hızlı enstantenelere sahip fotoğraf makinaları bu hareketleri yakalamayı başarabiliyor.  Bir goncanın açıp tam teşkilatlı bir çiçek olması da çok yavaş bir süreç.  Bunu da hızlandırmak, belli aralıklarla çekilmiş münferit fotoğraf karelerinden yararlanılan ‘time-lapse’ tekniği ile mümkün.  Bir tek atomun gölgesini insan gözünün algılaması hayal bile edilemezken, bu iş, tahmin edileceği gibi çok özel bir düzenek kullanılarak da olsa, bir fotoğraf sayesinde başarılmış bulunuyor.
Bir fotoğraf, çekildiği anda kadrajın içine girmiş bulunan cisim veya yapıların fiziksel özellikleri yanında o anda yaşanmış duyguların da anımsanmasına aracı olabilir.  Diğer bir tanımlama ile, geçmişe açılan bir pencere olarak da kabul edebileceğimiz bir fotoğraf, geçmişle olan bağlarımızı pekiştirebilir. Bundan başka, çektiğimiz bir fotoğraf ile dünyayı nasıl algılayabildiğimizi de başkalarına gösterme olanağı bulabiliriz.

Yukarıdakilere benzer nedenlerle, fotoğraf çekmek, bazıları için solumak kadar gerekli olabilir. Böyle insanlar için fotoğraf çekmek, dinlediğimiz müzik, tercih ettiğimiz giysiler, seçtiğimiz arkadaşalar ve benimsediğimiz ahlaki değerler kadar bireyi benzersiz yapan özelliklerden biridir.  Diğer bir grup insan için ise, resim çekmek keyifli bir hobi, vakit geçirmek için güzel bir faaliyet olabilir. Hangi amaçla yapılırsa yapılsın, fotoğrafla uğraşmak, hemen her zaman, zevkle ve isteyerek yapılan bir iş olarak bilinir.
Resim çekmek, bazen birisine ‘bak birader, senin baktığında sana hiç bir şey ifade etmeyen sıradan nesneleri ben ne kadar ilginç bir şekilde görebiliyorum’ diyebilmenin keyfini de sunabilir.

Hani, ‘geçmişe açılan pencere olabilir’ dedik ya;  Bunu okuyanlardan bazılarının ‘kardeşim, benim geçmişle işim olmaz, ben şimdiyi yaşamaya odaklıyım’ dediklerini duyar gibiyim.  İyi de, ‘şimdi’ dediğin şeyin keyfini çıkarmanın bile önemli bir kısmı geçmişi anmak değil mi? Keyfi sürmekte olan bir sofrada “Oh be, ne biçim yedik yahu.. Küp gibi şiştim.. Ne lezzetli kebaptı o, kanka” derken, geçmişi övmüyor muyuz?
Doğal olarak her kamera sahibi kişi ‘fotoğrafçı’ olmuyor.  Paraya kıyıp güzel bir piyano alıp salonun baş köşesine yerleştirmek de adamı ‘piyanist’ yapmıyor.  O makinadan insanların para vereceği değerde bir görüntü çıkarabilmek için ‘profesyönel’ veya ‘sanatçı’ fotoğrafçı mertebesine erişmek gerekiyor ki, o başlı başına ayrı bir konu.

Ölüme çağre olmasa da, ‘yaratmak’ ve ‘arkada bir şey bırakmayı’ ölümsüzlüğe en fazla yaklaşan eylemler olarak kabul edebiliriz. ‘Değerli’, ‘işe yarar’ veya ‘ilgi çekebilir’ kalıcı birşeyler oluşturabilmenin en kestirme yollarından biri de fotoğraf çekmek olabiliyor.
Arşivden eski fotoğraflar bulup o resimdeki dostları şaşırtmayı da son derece keyif verici buluyorum.  Eski fotoğraflarını bulup gösterdiğim dostlarım ‘ahan da, nereden buldun bu fotoğrafı abi yaa?  O olayı tamamen unutmuşum. Ne güzel bir sürpriz oldu’ dediklerinde aldığım keyfi başka pek az şeyden alabilirim.

Şimdi benim bazen olur olmaz şeylerin fotoğrafını çektiğim de oluyor.  Çünkü benim kapasitesi sınırlı beynim, akıp giden yaşamda gözümün önünden geçen şeyleri anında analiz etmeyi pek beceremiyor.  O resmi daha sonra elime alıp veya bilgisayarımın ekranında açıp uzun uzun inceleyeceğim ki, resmi çektiğim anda farkına varmadığım bir dolu ayrıntıyı kavrayabileyim.
Tabii bir de, çektiği resimler sanat eseri olmasa bile fotoğraf çekme dürtüsü iliklerine işlemiş insanlar var.  Eminim, benim gibi sizin de bu tarife uyan akraba, dost veya arkadaşlarınız vardır. Böylelerini aşağıda sıraladığım durum ve davranışlarından kolayca tanıyabilirsiniz;

-          Fotoğraf albümleri çocuklarının, eşlerinin, ebeveynlerinin, diğer aile efradının, yakın dost ve arkadaşlarının, hatta uzaktan tanıdıkları insanların resimleri ile dolu olsa bile, bunların arasında kendi fotoğrafları yok denecek kadar az sayıdadır.

-          Diyelim son model yeni bir televizyon veya yeni bir araba alacaklar. Alınacak şeyin değerini, her hangi bir para biriminden ziyade, kaç adet Nikon D600 kameraya eşdeğer olduğu şeklinde hesaplarlar.

-          Stadda olsun televizyonda olsun, maç izlerken penaltılar sırasında gözleri sık sık kaleciden kayıp kale arkasındaki foto muhabirlerinin pahalı ekipmanlarına odaklanır.

-          Uçak seyahatlerinde kabine aldıkları el bagajları kargo bölümüne verdikleri valizden daha ağırdır.

-          Başkalarının gözünde itibarını yitirmiş, yıkılmış, dökülmüş, boyaları kalkmış eski binalar onlar için heyecan verici mekanlar, fotoğrafı çekilecek hazinelerdir.

-          Akılları bazen, göz kırpma hızlarının kameralarının hangi enstantane hızına eşdeğer olabileceği gibi tuhaf şeylere takılır.

-          Sahilde, ormanda veya herhangi başka bir ortamda dolaşırken, ilginç bir şey gördüklerinde, pek çok kez, ‘acaba farklı açıdan nasıl görünüyor’ diye başlarını yana yatırabilirler.

-          Araba ile sakin sakin yol alırken, az önce gördükleri ilginç şeyi fotoğraflamak için aniden yasal olamayan bir U dönüş yapabilirler.

-          Komşuları, bir süre sonra, ‘nasıl olsa bir çeken var’ diye çocuklarının fotoğraflarını çekmeye gerek kalmadığına karar verebilir.

-          Cep telefonları ile, ‘elde bir kayıt bulunsun’ diye çektikleri resimlerde bile muntazam kompozisyon kurallarından taviz vermezler.

-          Gün batımında güneşin son huzmelerinin oluşturduğu renk cümbüşünü, dolayısı ile oluşan fotoğraf fırsatını, kaçırmamak için tuvalet ihtiyaçlarını yarım saat erteleyebilirler.

-          ‘Her şeyi otomatik yapıyor, manuel ayarların sağladığı yaratıcı kontroldan mahrum bırakıyor’ diye, mecbur kalmadıkça, cep telefonu ile fotoğraf çekmezler.

-          Film izlerken zaman zaman anlatılan öyküden kopup, kendilerini sahnenin görüntü kompozisyonunu ve ışığın nasıl kullanıldığını analiz ederken bulurlar.

-          Fotoğraf makinesi ile yaklaştığını gören dostlarının, ‘saçımı başımı düzelteyim bari,  büyük ihtimalle yarın Facebook’dayım’ diye düşündüğü çok olur.

-          Kıyafetlerini yıkanmak üzere ayırırken, ceplerini control etmeyi ihmal etmezler.  Bunu, ‘acaba bozuk para bırakmış mıyım?’dan çok, ‘hafıza kartı falan kalmış olabilir mi?’ endişesi ile yaparlar.
 
Benimsenmiş bulunan bütün bu davranış biçimlerine rağmen, fotoğrafa gönül vermiş olanlarımızın çoğu için, resim çekerek hayatını kazanacak düzeyde profesyönel olabilmek tatlı bir hayalden öteye geçemiyor.  Bizler için fotoğraftan para kazanmanın tek bir yolu var diye düşünüyorum.  O da, ancak onca yatırım yaptığımız kameraları ve diğer malzemeleri, satış fiyatı konusunda fazla titzlenmeden, elden çıkarmakla mümkün görünüyor.
Fotoğraf çekmeye gönül vermiş olanların vizörlerine muhteşem görüntüler düşmesini diliyor, bu keyifli uğraşa henüz bulaşmamışlara da ‘deneyin, pişman olmazsınız’ diyorum.

Cihan Koru

Tuesday, March 31, 2015

YENİ KISA FİLMİM


Sinema, kollektif bir uğraş olduğundan, bir kişinin tek başına kalkıp bir film yapması pek akıllı işi değil.  Ancak bendeniz, akılca biraz yavan olduğumdan, bir süre önce benzer bir işe giriştim.  Her ne kadar, önceden yazılmış bir senaryoya göre çekilmiş bir çalışma olmasa da, üniversiteden beraber mezun olduğum arkadaşlarımdan topladığım amatör-çekim video kliplerini kullanarak kısa bir film yaptım. Şimdi ortaya, festivallerde ödül için yarışacak düzeyde bir yapıt çıkmadığı kesin olsa da, en azından, filmde görüntüleri bulunan dostlarım için güzel bir anı olacağını ümit ediyorum.

https://vimeo.com/123511734

Thursday, March 19, 2015

BOLAYIR YAHUT SİLİSTRE


BOLAYIR YAHUT SİLİSTRE


Vakit öğlen olmak üzere.  Osman Kahya Namazgah’ın duvarına tünemiş, sabah ezanından bu yana boğazın Çanakkale yönünden Marmara’ya doğru yaklaşan tekneleri izlemekte.  1888 yılı Aralık ayının bu güneşli fakat ayaz gününde poyrazın ilikleri titrettiği bu yerde saatlerce beklemenin akıllı adam işi olmadığını o da biliyor ama, beklemekte olduğunun uğruna gerekirse çok daha uzun bir süre o soğukta orada kalabilir.

Öğlen ezanı okunurken Sütlüce Burnu açıklarında boğazdan yukarı doğru yaklaşmakta olan vapuru seçmeye başladı.  Namazgah’ın duvarı üzerinde ayağa kalktı ve bir süre yaklaşmakta olan sefineyi izledi.  Sonra, gelenin beklediği olduğuna kanaat getirerek yere atladı ve hızlı adımlarla limanın yolunu tuttu.

 Gelibolu limanı, hangi kavimden kaldığı bilinmeyen kadim bir tekne barınağıdır.  Çanakkale boğazından gelen tekneler taş rıhtımdaki 10 metre genişliğinde bir açıklıktan geçerek önce Dış Liman olarak anılan 65x95m boyutlarındaki havuza girerler.  Dış Liman’ın kara tarafında, kıyıya paralel yolun altından geçen diğer bir menfezle de, daha küçük (50x30m) İç Liman’a girilir. Giriş menfezinin köşesinde eski çağlardan bu yana ayakta kalabilmiş, eski kent kalesinin sadece bir kulesinden oluşan yapı bulunur.

 Osman Kahya Dış Liman’ın girişine vardığında, on dakika önce Namazgah’dan gördüğü vapur da liman girişine 500m kadar yaklaşmıştı.  Aralık soğuğuna ve ısıran poyraza rağmen rıhtım boyunca büyük bir kalabalık birikmişti.  Yaklaşan vapuru bekleyenler arasında Cezayir-i Bahr-i Sefid Vilayeti valisi Arnavut Mehmed Akif Paşa, Yeni Osmanlılar Cemiyeti üyesi Ebuzziya Tevfik Bey, Gelibolu eşrafından Molla Münib ve kentin diğer bir çok ileri geleni seçilebiliyordu.  Bir kaç dakika daha sonra, pruvasında adı Eser-i Nüshet olarak okunabilen gemi Dış Liman girişine geldi ve poyraza rağmen kaptanın ustalığı sayesinde sorunsuzca süzülerek barınağın içindeki sakin sulara ulaştı.  Rıhtımın deniz tarafında bekleyen zevat da limanın iç tarafına geçerek teknenin yanaşmak üzere olduğu noktaya geldiler. 

Osman Kahya, tekne daha tam yanaşmadan, rıhtımda bekleyen güçlü kuvvetli bir kaç gençle beraber bordaya sıçrayıp güverteye ulaştı.  Kaptan köprüsünün hemen önüne yüksekçe bir katafalk yerleştirilmiş, onun üzerine de cenazeyi taşıyan tabut konmuştu.  Osman Kahya, tabutun önünde bir kaç saniye hareketsiz durdu.  Göz pınarlarından süzülen birkaç damla yaşı gizlemeye bile gerek görmeden elinin tersi ile sildi .  Tabutta yatan ve bütün Osmanlı diyarında ve hatta dış ülkelerde Namık Kemal olarak bilinen mefta, Osman Kahya için Mutasarrıf Kemal Beyefendi idi. 

Ama o an geçmişi tefekkür edecek zaman değildi. Tekneye beraberce çıktığı gençlerle beraber, oyalanmadan girişip, Sakız Adası’nda kurşun dökülerek sızdırmazlığı sağlanmış ağır tabutu omuzlayıp küpeşteye yaklaştırdılar. Tabutu dikkatlice küpeşteden aşırıp rıhtımda bekleyen diğer bir grup gencin yukarı doğru uzanmış el ve kollarına doğru indirip teslim ettiler. Osman Kahya, tekrar rıhtıma atladı ve üzerine tabutun yerleştirilmesi için bekleyen yaylı arabanın yanına geldi.  Zaten arabayı sabah erkenden İbrahim Mazhar Bey’in konağından alarak limana da o getirmişti.  Tabut yine ihtimamla arabaya yerleştirildi ve üzerine, bu kez Kalyonizade Ahmet’in oğlu Bekir Bey’in konağından getirilmiş kırmızı atlas örtü yayıldı.  Kahya, o örtünün daha önce de önemli kişilerin cenaze törenlerinde kullanıldığını hatırlamakla beraber, değeri harbiyesinin 67 yıl önce Sultan IInci Mahmud’un Gelibolu’yu ziyareti sırasında konuk olduğu Kalyoni Ahmet Bey’in konağının kapısındaki binek taşını örtmek için kullanıldığını bilmiyordu.  Onun bildiği, tabutta yatanın, ona göre, çok mübarek bir insan olduğu idi.

On altı yıl önce, Osman Kahya 17 yaşında bir delikanlı idi.  O yıl Kemal Beyefendi Gelibolu’ya mutasarrıf olarak atanmış ve dört aydan biraz daha uzun bir süre bu kentte yaşamıştı.  Osman’ın ‘kahya’lığı, o sırada Bolayır’da nahiyenin sığırtmaçlığını yapmasından ileri geliyordu.  İşte o, 17 yaşında olduğu, 1872 yılının bir sonbahar akşam üstünde, sabah nahiyeden topladığı sığırları önüne katmış Baklaburnu ovasından köye doğru çıkıyordu ki yakındaki derenin içinden üç tazı fırladı ve sürüye doğru koşmaya başladılar.  Osman’ın hemen peşinde de sürüden asla ayrılmayan iri çoban köpeği Çakır vardı.  Yaklaşan tazıları gören Çakır da yaydan boşanmışça fırlayıp gelenlere doğru yöneldi.  Osman dört hayvanın yaman bir kavgaya tutuşacaklarını hemez sezdi ve kolunun altında tutuğu asasını kaldırıp köpeklere bağırmaya yeltendi ki, bunu yapmaya fırsat kalmadan, tazıların çıktığı derenin hemen arkasından bir mavzer gümledi. Birbirlerinin gırtlağına yapışmak üzere olan hayvanlar anında yerlerine mıhlandılar ve, hepsinin kulakları dikili, sesin geldiği yana döndüler. Derenin karşı yakasındaki karaçalıların arkasından üç kişi göründü. İkisi mavzerini koltuğunun altına sıkıştırmış, üçüncü elinde tutuyordu.  Mavzeri elinde olan tazılara doğru seslendi.

-          Gelin beri more..  Aaaah, her bi şeye salarsınız beyaa..

Tazılar beklenmedik şekilde adama itaat ettiler ve gerisin geri dönüp yaklaşan üçlüye doğru koşmaya başladılar.  Osman da Çakır’ına seslendi.

-          Nah nah nah, dön be koca Çakırım, dön be bu yana..

 Çakır da, isteksiz de olsa, geri dönüp Osman’a doğru seğirtti.

Üç avcı Osman’a yaklaştılar.  Gelenlerden iri yarı olup sade ve kaba bir üniforma giymiş olanı Osman tanıyordu.  Bolayır ve civarının asayişinden sorumlu kırserdarı Sabattin Aga idi.  Aga, yanına gelen tazıların boyunlarına tasmalarını geçirdi ve üçünü birden tek eli ile kontroluna aldı.  Osman da Çakır’ı tasmasından tutmuştu.  Sabattin Aga seslendi.

-          Naptın beyaa Osman Kahya? 

-          Napcam beyaa, ayvanları yaymıştım, topladım dönüyom işte.  

Gelenler Osman’a iyice yaklaşınca durdular.  Sabattin Aga yanında gelenlerden orta boylu, geniş omuzlu ve hafif tıknaz olana döndü.
-         Beyim, bu Osman Kahya’dır.  Tıfıl görünüşüne aldanmayın, yaman sığırtmaçtır.  Bıldır kışın çok kar yapmıştı.  Bu kahya, ikiyüz koyunla Doğanaslan korusunda üç gün mahsur kaldı. Kurtlar Bolayır’ın kıyısındaki kümeslere dalıp kazları tavukları boğazlarken, aha bu Çakır köpekle bir olup kurda tek bir kuzu bile kaptırmadı. 
Osman’ın kestirebidiği kadarı ile, Sabattin Aga’nın hitap ettiği, belli ki önemli bir kişi idi.  Kumral sakalı, saçı gibi kıvırcığa yakın dalgalıydı.  Sırtında astragan yakalı deri bir redingot, altında dar paçalı süvari pantolu olup ayaklarına da yüksek konçlu avcı çizmeleri giymişti. Gövdesine göre biraz büyükçe olan başını üçüncü kişiye çevirdi.

-          Tevfik, al bak işte, yaklaşmakta olan mukadder cihan-şumul kapışmada bu milletin vatanını savunmak için ihtiyacı olan cevheri gör, yerinde tanış.  Bitirmeye uğraştığım ‘Vatan’ piyesinin ilhamını nereden aldığımı soruyordun.  Görüyorsun işte, ilham sine-i milletten çıkıyor.  Piyeste Silistre ahalisinin vatan savunmasındaki kahramanlığını anlatıyorum.  Aslında imparatorluğun bütün köşelerinde milletin aksülameli aynı.   Ha Bolayır ha Silistre, fark etmiyor.
Osman Kahya’nın 16 yıl önce, kumral sakallı o yabancının neden söz ettiğinini, o sözlerin söylendiği o gün anlaması imkansızdı.  Ancak bu gün, Bolayır kırında karşılaştığı o özel kişinin yaşamını nasıl değiştirdiğini çok iyi biliyordu.  Bütün bunları düşünürken bir taraftan da Sakız Adası’ndan gelen cenazenin yüklenmiş olduğu yaylı arabayı çeken iki beygirin önüne geçerek dizginlerini kavradı.  Rıhtımda cenazeyi karşılayanların büyük bir bölümü, cenaze arabasının arkasında sıralanmış diğer yaylı araba ve landonlara dağıldılar.  Arkadaki arabaların hepsinin hazır olduğundan emin olan Osman Kahya, dizginleri çekerek konvoyu harekete geçirdi.  Yirmibeş – otuz arabadan oluşan kervan limandan Fener’e doğru giden yolda ağır ağır ilerlemeye başladı. 
Arabaların Keşan’a giden yolda Karabayır’a varmaları yarım saat aldı. Yokuş yukarı tırmanmaya başladıklarında Osman Kahya halâ, Mutasarrıf Kemal Beyefendi’nin hizmetinde geçirdiği üç ayı düşünüyordu.  Bolayır’da karşılaştıkları o ilk gün, kırserdarı Sabattin Aga’nın kendisini ayaküstü mutasarrıf beye tanıştırmasının ardından mutasarrıf ile Osman arasında sohbet koyulaşmış, o sırada sığırtmaç avcılara heybesinden çıkardığı ekşimik, esmer buğday ekmeği ve taze papazkarası üzümlerden ikram etmiş, zaten gün kavuşmasına az kaldığından dördü birlikte sığırları önlerine katıp köye çıkmışlardı.  Kemal Beyefendi özellikle Süleyman Paşa’nın türbesini ziyaret etmek istiyordu.  Türbe ziyareti sırasında gün batmak üzere idi.  Türbe çıkışı Beyefendi uzun uzun Saroz Körfezi üzerinde batan güneşi ve Ege’nin dillere destan gurubunu kızıldan laciverte dönünceye kadar izledi. Daha sonra, Tevfik Bey’e döndü.

-          Tevfik, bu renklerin raksını sonsuza dek bıkmadan izleyebilirim.  Onun için, bak bu vasiyetime Sabattin Aga ve bu delikanlı da şahitler, vadem dolduğunda beni Süleyman Paşanın yamacına, işte tam buraya defnedin.
Bu tembih, 16 yıl sonra Namık Kemal’in nâşının, vefat ettiği Sakız Adası’nda bir caminin haziresine defnedilmiş olduğu halde, yakın dostu Ebuziya Tevfik Bey’in sözkonusu vasiyeti padişaha iletmesi ve Sultan IInci Abdülhamit’in emri ile kabrinden çıkarılıp Gelibolu’ya gönderilmesine neden oldu.  Çok yönlü bir vatansever, düşünür, sanatçı ve devrimci olan Kemal, Gelibolu Sancağı’nda mutasarrıf, yani devleti temsil eden en üst düzeydeki memur olduğu sırada, Bolayır’da sığırtmaçlık yaparken tanıdığı Osman’daki cevheri hemen sezip Gelibolu’da özel postası olmasını sağladı.  Namık Kemal’in bilinen meziyetlerinden biri de, yaşamı boyu Osman gibi daha nice genci kanatlarının altına alıp onları kollayıp yetiştirerek mevcut yetenek ve becerileri ile müsemma mevkilere gelmelerine aracı olması idi. 
Osman Kahya, Mutasarrıf Kemal Beyefendi’nin hizmetinde iken onun itimadını iyice kazanmış, yazdığı yüzlerce mektubun yerlerine ulaşmasını sağlamış, Gelibolu’nun su dağıtımı ile ilgili sorununun çözülmesinde önemli görevler üstlenmişti.  Yazar, Gelibolu’daki memuriyeti sırasında kaleme alıp bitirdiği ‘Evrak-ı Perişan’ adlı eser ve ‘Vatan’ piyesi ile ilgili kısımlar bittikçe onların İstanbul’a ulaştırılması görevi de Osman Kahya’nın sorumluluğunda idi. ‘Vatan’ piyesi ilk kez 1 Nisan 1873’te İstanbul’da sahnelendi. Oyunu izleyen ahali o kadar heyecanlandı ki, sokaklara dökülüp tezahürat yaptı.  Eserin yarattığı tepki saray tarafından endişe ile karşılandı ve Namık Kemal bu nedenle Kıbrıs’a sürgüne gönderildi.  Oyunun sergilenmesi de bir süre sonra yasaklandı.  Ancak, eser ‘Silistre’ adı ile tekrar oynanmaya başladı.  Bu nedenle, zaman içinde, adı ‘Vatan yahut Silistre’ olarak bilinir oldu.  Öldüğünde, şairin kısa ömrü boyunca uğrunda mücadele ettiği özgürlük ve milli birlik meseleleri, bazı önemli adımlar atılmış olmasına karşın, henüz tam olarak çözülmemişti. 
Namık Kemal’in cenaze alayı Bolayır’a ulaştığında vakit, Osman’ın 16 yıl önce bu ulu insan ile ilk karşılaştığı gündeki aynı vakitti. Cenazenin kabre yerleştirilmesi, üzerinin örtülmesi ve son dinî ritüellerin yerine getirilmesi havanın kararmaya yüz tutması ile bitirilebildi.  Gökyüzü bulutsuz, ayaz iyice bastırmıştı ve şairin meftun olduğu gurup, onca ihtişamı ile Saroz ufkundan Bolayır yamacında ebedi yerine yerleşmiş hayranını selamlıyordu. Osman Kahya, defin törenine katılanlar kabrin başından ayrıldıktan sonra bir süre daha orada kaldı.  Ayrılmadan, kabir başına yerleştitilmiş kandillerin soluk ışığının aydınlattığı kabir taşındaki yazıyı bir kez daha okudu.

Ölürsem görmeden millette ümit ettiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrime vatan mahsun ben mahsun.

Cihan Koru

Yukarıdaki yazı, her ne kadar yaşanmış gerçek olaylar ve kişilerden de söz ediyor olsa da, bir belgesel olmayıp sonuç olarak bir kurgu ürünüdür ve sanatçı ehliyetine sığınarak kaleme aldığım bir çalışmadır.

Thursday, January 29, 2015


Ege Üniversiteli Emekli Agronomların İstanbul Buluşması


Sevgili Şengün’ün Kuşadası’nda yetiştirdiği Horozkarası üzümlerinden yaparak bizlere getirdiği şarapları bölüşmek üzere popüler mekanımız Dolmabahçe Saat Kafe’de buluştuk.  Sohbet koyulaştıkça öne çıkan belli başlı konular şöyle idi: Şarap imalatında kükürt kullanımının artı ve eksileri,  Şalgam suyu için kullanılacak siyah havuç, Konya Ereğlisi’nden değil ise kaliteden ne kadar ödün verilmiş olur?, Küflenmeye başlamış vişneleri dondurup kurtarmak mümkün mü?.....  anladınız işte muhabbetin genel minvalini.

27 Ocak 2015

Thursday, December 4, 2014

Şengün Hamamı’ndan Copley Meydanı’na

(1947 Boston Maratonu'nunda koşan Gelibolulu genç)


19 Nisan 1947.  Amerika Birleşik Devletleri’nin Massachuset eyaletinde, başkent Boston’un 40 km kadar batısında bulunan Hopkinton kasabasında termometreler 7 dereceyi gösteriyor. Çoğunluğu Amerikalı olup,  ancak aralarında çok sayıda dünyanın dört yanından gelmiş sporcular da bulunan, 156 genç adam koşu şortları ve eşorfman üstleri ile yerlerinde kah zıplayıp kah kısa deparlar atarak ısınmaya çalışıyor. İnsan ruhu ve aklının fiziksel dış güçler karşısında sınandığı en çetin spor etkinliklerinden olan bir maraton yarışının start noktasındayız.  Bütün dünyada düzenlenen binlerce maraton arasında geçmişi en eski ve prestijlilerinden biri olan Boston Maratonu başlamak üzere.

O yıl 51inci kez koşulacak olan bu tarihi yarışta boy ölçüşmek üzere toplananların arasında kimler yok ki. 1936 Berlin Olimpiyatları’nda marotonu birinci bitirerek ülkesinin ilk altın madalyasını kazanan Koreli Sohn Kee-chung, bu yarışı daha önce iki kez kazanmış Rhode Island’dan Ellison (Tarzan) Brown, önceki yılın birincisi Yunanlı Stylianos Kyrakides, New York eyaletinin Rochester kentinde yaşayan ve amerikan futbolu, basketbol ve beyzbol gibi sporları ayakkabı giymeden yapması ile ünlü olup bu yarışı da o yıl yalınayak koşacak tek atlet olmaya hazırlanan Donald A. Post ve benzeri pek çok ünlü maratoncu.

Hopkinton’un ana caddesi Main Street ile Ash Street köşesindeki başlangıç noktasında koşucuların arasında ufak tefek cüssesi ile fazla dikkat çekmeyen mavi gözlü buğday tenli atlet yuvarlak ince çerçeveli gözlüğünün saplarını, yanında getirdiği ince yarabandı ile şakaklarına yapıştırıyor. İleri derecede miyop olduğundan yarış sırasında gözlüklerini kaybetmek kendisi için çok ciddi bir risk.  Yarışı başlatacak görevli start tabancasını havaya kaldırıken, mümkün olduğunca ön sıradakilere yanaşıyor ve ülkesini Amerika’da temsil edecek ilk marantoncu olarak kendisine güç ve şans getireceğine inandığı bir hareketle formasının göğsündeki ayyıldıza hafifçe dokunuyor.

Tabancanın gümlemesi ile 156 çift ayak 42 kilometre 195 metrelik parkuru önde bitirme ümidi ile koşmaya başlıyor. İlk bir buçuk kilometre 40 metrelik irtifa kaybı ile yarışın aşağı doğru koşulan en dik yokuşu. Göreceli olarak daha deneyimsiz yarışçılar yokuş aşağı koşmanın kolaylığı ile tempolarını arttırıp hızla ara açma telaşındalar.  Daha deneyimli olanlar, yarışın ileriki aşamalarında ne kadar zorlanacaklarını bildiklerinden biraz geride kalmak pahasına enerjilerini idareli kullanma çabasındalar.  Göğsünde ayyıldızı ile koşan genç, parkuru tanımamakla beraber yarışı daha önce koştuğunu bildiği rakiplerini izlemeyi akıl edecek kadar deneyimli.

Sekizinci kilometrede küçük Flamingham kasabasından geçiliyor. Kasaba ve Boston maratonu ile ilgili olarak yaşanmış bir anekdot var.  Yarış parkuru kasaba istasyonundaki tren raylarının üzerinden geçiyor. 1907’deki maratonda, istasyonda beklemesi gereken bir lokomotif, en öndeki koşucular geçtikten sonra yanlışlıkla hareket etmiş ve arkadan gelen sporcuların değerli dakikalarının kaybolmasına neden olmuş.

On üçüncü kilometrede yine başka bir küçük kasaba olan Natick’e ulaşıldığında parkur ufak tepeciklerin üzerinden hafif iniş ve çıkışlarla devam etmeye başlıyor. Ayyıldızlı forma mavi gözlü atletin teri ile bir hayli ıslanmış. Genç sporcu, hafif de olsa ilk yorgunluk belirtilerini hissetmeye başlıyor. Bacaklarından gelen sinyallerin beynine ulaşıp pisikolojini etkilemesini engellemek için olumlu şeyler düşünmeye çalışıyor.  Eskilere gidiyor. Memleketi Gelibolu’da geçen çocukluk yıllarını hatırlıyor.  Yazları arkadaşaları ile hemen bütün zamanlarını geçirdikleri, deniz boyundaki Şengün Hamamı olarak bilinen minik koyda Çanakkale Boğazı’nın serin sularında oynadıkları günleri düşünüyor. O yıllarda büyük harp bitmiş. Osmanlı, Çanakkale deniz savaşında ve Arıburnu’nda kesin zafer kazanmış olmasına karşın müttefiki olan Almanya’nın yenilmesi ile kaybeden tarafta kalmış ve bütün sahil kentleri gibi Gelibolu da kazanan tarafın kontrolu altına girmiş, Fransız kuvvetlerince işgal edilmiş. Maratoncu, o yıllarda altı ve yedi yaşında idi. Şengün Hamamı’nda arkadaşları ile eğlenirken çevrede devriye gezen Fransız üniformalı Senegalli siyahi askerleri nasıl taciz ettiklerini ve askerlerin de kendilerini yakalamak için kovaladığında koşarak kaçtıklarını hatırladı.  O günlerde kendisini ‘yamyamların’ eline düşmekten kurtaran bacakları acaba bu gün de bu yabancı diyarda kendisini mahçup etmeyecek bir derece ile bitiş çizgisine ulaşmasına yardımcı olacak mıydı?

Gelibolulu Şevki 19uncu kilometreyi geçerek yarışın yarı noktasına yaklaştığında, kendisini Wellesley Koleji öğrencilerinin koşucuları yüreklendirmek için çıkardıkları müthiş şamatanın ortasında buluyor.  Bu da bu tarihi yarışın kimliğini oluşturan geleneklerden biri.  Bu arada yarışçılar arasında oluşan kümelenmeler iyice belirginleşmeye, kümeler arasındaki mesafeler büyümeye başlıyor.  Şevki, en öndeki yirmi kişilik grupta.  Aralarında bulunduğu atletlerin arasında en iyi tanıdığı, Yunanlı efsane koşucu Kyrakides. Bir ara yan yana düşüyorlar ve başları ile birbirlerini selamlıyorlar.

Şevki Koru, Gelibolulu ecdadının en az 150 yıl kadar geriye giden kökleri ile ilgilli hikayeleri dinleyerek büyüdü. Şehir önemli bir eyelet merkezi iken ve Osmanlı donanmasının en büyük tersanesinelerinden birine evsahipliği yaptığı dönemlerde büyük dedeleri tersane amirliği ve Gelibolu ayanlığı yapmıştı.  Sultan IInci Mahmud’un Gelibolu’yu ziyaret ettiğinde büyük dedesi Kalyoni Ahmet Bey’in konağında bir kaç gece misafir olduğunu kaç kez dinlemişti.  Bütün bunları düşünerek koşarken yarışın en çetin noktasına yaklaştıklarını fark ediyor.  26ncı kilometrede Boston maratonunun ünlü Heartbreak Hill’ine, yani ‘Kalpkıran Tepe’ye tırmanma başlıyor.  Burası aslında çok yüksek bir tepe olmamakla beraber, koşucuların dayanma gücünün sınanmaya başladığı bir aşamada geçilmesi gerektiğinden önemli bir psikolojik engel oluşturuyor.  Şevki, göğsündeki ayyıldıza bir kez daha dokunuyor. Gözlüklerinin düşmemesi için sapları üzerinden şakaklarına yapıştırdığı, fakat terden ıslanıp gevşemeye başlayan, yarabandını yokluyor.  Kendini motive edecek şeyler düşünmeye devam etmeli. Yine Gelibolu’daki çocukluk yıllarını, altı yaşında akranlarına göre daha ufak tefek, hatta ‘kavruk’ göründüğü günleri hatırlıyor. Maratoncu Şevki’nin hafızasında canlanan küçük Şevki, Haziran güneşinin altında, bugünkü Koruköy’ün biraz doğusundaki çiftlikte kurulu harman yerini fır dolayı dönen dövenin üzerinde hem dengede kalmaya hem de aleti çeken iki güçlü beygire hakim olmaya çalışıyor.  Harmanın etrafına dizilmiş ekin yığınlarından birinin gölge tarafına sığınmış yaşca daha büyük dört çocuk dövenin üstündeki küçük kardeşleri ile eğlenmenin keyfini çıkarıyorlar.  Hep bir ağızdan ahenk içinde sesleniyorlar; “şekerciiim….  naneciiim…. keten helvacııım…” Şevki, iki eli ile sıkı sıkı yapıştığı dizginleri bırakıp fesinin altından yüzüne doğru süzülen terleri silemediği için iyice bunalmış olduğu halde hem sıcağa hem de ağabeylerinin takılmalarına tahammül etmeye devam ediyor.  Kim bilir, belki de yıllar sonra dünyanın öte ucunda onurlu bir derece ile bitirmeye çalıştığı bu ünlü maratonu koşarken ihtiyacı olan direnme gücünü o çocukluk yıllarında yaşadığı bu ve benzeri alıştırmalara borçlu idi. 

34üncü kilometreye gelindiğinde Şevki’nin de bulunduğu en öndeki grup on kişiye düşüyor.  Sohn, Tarzan, Brown ve Post görünürde yok.  Ya geride kaldılar ya da yarışı terk ettiler.   Kyrakides, Şevki’nin üç metre kadar önünde koşmaya devam ediyor ancak biraz zorlandığı belli. Grupta iki Koreli var.  En önde peş peşe koşuyorlar.  Öndeki Yun Bok Suh, arkadaki Seung Yong Nam.   O sırada Boston Koleji’nin önünden geçerlerken bu kez bu okulun öğrencileri maratonculara moral vermek için çığırtıyorlar. Koşucular üzerinde ‘The Hertbreak Is Over (kalp kırıklığı bitti)’ yazan şişirme bir takın altından geçiyorlar.  Ancak, Şevki’nin İngilizcesi bu mesajı algılaması için yeterli olmadığından motivasyonuna olumlu katkısı olabilecek bu destekden habersiz koşmaya devam ediyor.

39uncu kilometrede artık geniş ağaçlıklar veya çayırlar arasına serpiştirilmiş müstakil banliyö evleri bitip dört beş katlı, bitişik düzen binalar başlıyor. Hem kaldırımlardaki hem de pencere, balkon ve damlardaki seyirciler çoğalıyor.  Yol boyunca sık aralıklarla dizilmiş polis memurları koşucuların rahatca geçebilmesi için meraklıları kontrol etmeye çalışıyor.  Bu noktadan itibaren bitişe az kaldığından yarışçılar rezervlerindeki son enerjiye yükleniyorlar.  Şevki, temposu gittikçe düşmekte olan Kyrakides’e sokuluyor ve azar azar geçmeye başlıyor.  Kariyerleri boyunca bir kaç kez yarışıp birbirlerini geçtikten sonra karşılıklı derin bir saygı geliştirecek olan iki sporcu bir kez daha göz göze geliyorlar ve yine başları ile birbirlerini selamlıyorlar.  Şevki, arayı iyice açarak yarışın biteceği Copley Meydanı’na doğru temposunu arttırıyor. İki dakika sonra bitiş çizgisini geçerken eli bir kez daha göğsündeki ayyıldıza gidiyor.

Fotoğraf 1 - Şevki Koru (en sağda), uluslararası maratonlarda zaman zaman yarıştığı yabancı sporcularla. Koru’nun (resme göre) solundaki atlet, kariyerleri boyunca birkaç kez karşılaşıp birbirlerini geçerek aralarında köklü bir saygı gelişen Yunanlı Stylianos Kyrakides.

O yıl Koreli Yun Bok Suh’un dünya rekoru ile birinci olduğu Boston Maratonu’nu, Gelibolulu Şevki Koru ülkesini yurtdışında temsil eden ilk Türk maratoncusu olarak yedinci sırada bitirdi. Sporcu, 1952’de ikinci kez katıldığı aynı yarışı yine aynı sıralamada, bir kez daha yedinci olarak tamamladı.
Cihan Koru

Monday, April 7, 2014


Working with Actors: Personality Traits

by Peter D Marshall

The first time a director works with an actor is usually during the casting session. One of the first things I do before a casting session is to make a note of each character’s personality traits – the inner patterns and workings of their psyche.

Because all individuals have personality traits, knowing what type of person you are dealing with is an important first step to understanding the inner world of a character – and the actor!

(NOTE: I have gathered the following information from several different sources during the past ten years – and unfortunately, I no longer remember who wrote the original material.)

There are four main functions of the psyche and each approaches reality from a different point of view and with a different question – each holds onto a different part of reality.

The four functions of the psyche are:
1) Intuition
2) Thinking
3) Feeling
4) Sensation

Each of these four functions can operate in two areas:
1) Extrovert – energy flowing towards the outer world
2) Introvert – energy flowing towards the inner world

And each function has a further possibility of operating in either:
1) a positive, Conscious way (Stable)
2) a negative, Unconscious way (Unstable)

All psychological evidence so far suggests that these two major factors, Extrovert/Introvert and
Conscious/Unconscious, are interwoven in each individual according to a pattern – a pattern that can be graphed out.

Okay! Now what does all this mean in English!!!

It means you can create a chart that will clearly display the four functions, and their personality traits, which you will then be able to reference anytime.

To get a copy of this quick reference personality chart, go to http://www.actioncutprint.com/chart.html and print out the page.

Once you have printed out the chart, you can then add the following descriptions of the type of people that form each of the four functions:

1) The Intuitive Type – creative people whose chief concern is with future possibilities; people who have a nose for the invisible; people who can encompass a lot quickly.

2) The Thinking Type – a person whose ultimate value is order and organization; everybody must say what they mean.

3) The Feeling Type – they have a proper evaluation of the Cosmos and an appropriate relationship with it; they handle their feelings expertly; they express their feelings by style; they know the value of beauty and relationships; they need attention – love or anger.

4) The Sensation Type – they are a master of observing detail; they absorb impressions deeply; they are sensitive to tastes, pain, noise, and physical sensations.

This chart will give you a clear understanding of who your character is and what their motivations are – as well as help you with the actor’s interpretation of the character!

A good performance happens when both the inner and outer self are portrayed. So when dealing with any character, remember these three important words: Motive Determines Behavior!

Motive (inner-what a character thinks)
Determines
Behavior (outer-what the character does)

Copyright (c) 2000-2010  Peter D. Marshall

Thursday, November 21, 2013

Maraton Koşusunun Ustası: ŞEVKİ KORU


rat Plastik’in yayınladığı aylık Türkspor Dünyası 2000 dergisinin Kasım 2013 sayısında Prof. Dr. Oygur Yamak’ın benimle yaptığı bir söyleşiden ve kendi yaptığı araştırmalardan yararlanarak hazırladığı  babam Şevki Koru’yu anlatan bir yazı çıktı.   
 
Fırat Plastik’in bayilerine dağıtılmak üzere hazırlanan sözkonusu dergiyi piyasada bulmak mümkün olmadığından, yazının metnini ve kullanılan fotoğrafları burada yayınlıyorum.
 

Maraton Koşusunun Ustası: Şevki Koru

 
1930’lu yılların ortalarından itibaren uzun mesafe koşularına ambargo koyan bir Türk atlet özellikle maraton koşusunda rakipsizdi. Kısa boyu ve kalın gözlükleriyle sıra dışı bir görünüme sahip olan bu çelimsiz atlet, ismini Türkiye sınırlarının ötesine de taşımayı başarmıştı. 1947'de Boston Maratonunda yedinci olan, 1948 Londra Olimpiyatında Türk atletizmini dünya pistleriyle tanıştıran Şevki Koru’nun ismi ülkemizi uluslararası platformda başarıyla temsil eden sporcular arasında yer alarak ebediyen ölümsüzleşmiştir.
Şevki Koru, Boston maratonunda dereceye giren ilk sporcumuz olarak atletizm tarihine geçmiştir. Ama onu unutulmaz yapan özelliği, ilk büyük maratoncu olmasının yanında yetiştirdiği çok sayıda sporcu ile Türk atletizmine yapmış olduğu büyük katkıdır.


 

Cihan Koru babası Şevki Koru’yu anlatıyor
Şevki Koru’nun büyük oğlu Cihan Koru ile daha önce tanışmıyorduk. O, bir ziraat mühendisi ve ABD’de gıda teknolojisi üzerine ihtisas yapmış bir kişi. Kardeşi Adnan Sabri Koru ise makine mühendisi ve bir yazılım firması sahibi. Onunla yirmi yıl kadar önce tanışmıştım ama o sırada ne Şevki Koru'yu tanıyordum, ne de onun Şevki Koru’nun oğlu olduğunu biliyordum. Sonraları Şevki Koru’dan haberdar olduğumda da, onunla iletişimimiz kopmuştu. Cihan Koru ile internet sayesinde tanışıp bağlantı kurduktan sonra kendisiyle Bahçeşehir Üniversitesinde buluştuk ve uzun bir söyleşi yaptık. Bu söyleşiden derlediklerimizi aşağıda okuyacaksınız.
 
Cihan bey, önce babanızın nereli olduğundan başlayalım
Babamın ailesi Gelibolu’da yerleşikmiş. Ailenin kökü Gelibolu tersanelerine dayanıyor. Büyük dedelerim denizciymiş ve ticaretle uğraşırlarmış. Gelibolu o zamanlar Osmanlı sancağı yani birçok şehri içine alan bir vilayet. Dedemin ailesi ise ayan imiş, yani padişah adına o bölgede vergi ve asker toplayan kimse. Dedemin dedesinin II. Mahmut’un torunu olduğuna dair bir bilgim var ama bunu doğrulatamadım henüz.
 
Babanızın ailesini bize tanıtır mısınız?
Dedem İbrahim Mazhar’ın iki hanımı var ve aynı evde yaşıyorlar. O dönemde bu normal imiş. İki eşinden toplam 7 çocuğu olmuş. En küçükleri babam, babamın üç kardeşi üvey, üç kardeşi aynı anneden. Öz kardeşleri sırasıyla Süeda, Ziver ve Kemal.
 
Dedeniz ne iş yaparmış?
Dedem çiftçilik yapıyormuş ve büyük arazileri var. Çevrede Koru çiftliği diye bilinen geniş tarlalara, ileri ziraat araçlarına sahipmiş, arıcılık da yapıyormuş. Çok varlıklı biriymiş. Babam o dönem için lüks sayılan Landon yaylı at arabasına bindiklerini anımsıyor. İleri görüşlü bir kişiymiş. Şapka devrimi olduğunda Gelibolu’daki tek kumaş mağazasından kumaş alıp eve getirmiş ve babaannem Sıdıka hanıma şapka diktirmiş.
 
Babanızın çocukluk ve gençlik yılları hakkında bildikleriniz?
Babam 1913 doğumlu. O zamanlar mahalle mektebi var. Dedem çocuklarını mektebe yollamıyor, özel hoca tutup temel eğitimlerini sağlıyor. Babam ortaokulu Gelibolu’da okumuş. Bu sırada babası vefat ettiğinde ağabeyleri de babalarından kalan varlıklar iyi yönetemeyip çarçur edince, ailede geçim derdi başlamış. Öz ağabeyleri Edirne’ye okumaya gitmişler, o annesinin yanında kalmış. Ablası Süeda hanım bir askeri veteriner olan Mazhar bey ile evli. Sıdıka hanım kızına “Aman kızım Şevki’ye göz kulak ol, okusun” diye tembihliyor. O da 15 yaşındaki kardeşini alıp kocasının görev yeri olan Ankara’ya götürüyor. Mazhar Bey, Çankaya Köşkü’nde atlı muhafız alayında görevli. O yıl Mazhar Bey’in Kayseri’ye tayini çıkınca, Süeda hanım kardeşini Ankara’da annesinin akrabalarından olan Kadriye hanımlara bırakıyor. 1930’da Süeda hanım kardeşini tekrar yanına, Kayseri’ye alıyor. Babam burada Kayseri Erkek Lisesine gidiyor ama gözleri aşırı derecede miyop.. Gözlerindeki rahatsızlık bu sırada ilerlemiş. Yarım saat kitap okuduğunda başı ağrıyor, gözleri şişiyor ve gözlerinden yaş geliyor. Doktorlar, “fazla zorlar ise, gözün retina tabakası ve sarı noktasında kalıcı hasar olur” diyorlar.  Liseyi bitiremeden son sınıftan terk ediyor. Bu sırada Mazhar Bey, Gaziantep’e tayin olunca babam tekrar Ankara’ya dönüyor.  Kadriye Hanım’ın eşi albay Fikret Karabudak, o sırada Kırıkkale’deki Silah Fabrikasının müdürü. Fikret Bey, babamı önce Kırıkkale’deki fabrikada ‘yazıcı’ olarak görevlendirilmek üzere işe alıyor.  Babam her sabah kalkıp kendi kendine koşu idmanı yapıyor.  Fikret Bey bunu duyunca, “Gel seni atlet yapalım” diyor ve onu Ankara’daki merkeze alarak aynı kurumun bünyesinde bulunan Ankaragücü kulübüne kaydettiriyor. 1938’de Süeda Hanım, eşi ve üç kızı tekrar Ankara’ya dönüyorlar. Babam da, tekrar ablasının yanına taşınıyor.  Atletizmde yurt içi ve yurtdışında dereceler almaya başlayınca, silah fabrikasındaki işinden ayrılıp 1940 yılında Beden Terbiyesi’nde 19 Mayıs Stadyumunda göreve başlıyor.
 

 
Atletizme olan ilgisi nasıl başlamış?
Çocukluk yıllarında, Gelibolu'yu işgal eden Fransız kuvvetlerine bağlı askerler ile yöredeki gençler arasında yapılan atletizm yarışlarını ilgi ile izlermiş. Kayseri’de iken Talas Amerikan Koleji ile yapılan bir atletizm yarışına katılmış. Böylece atletizme adım atmış oluyor, daha ziyade uzun mesafe koşuyor. Sonra maratona geçiyor.
 
 
 
Askerliğinden de bahseder misiniz?
Gözü ileri derecede miyop olduğu için askerliğini Gelibolu Bolayır’da ilkokul öğretmeni olarak yapmış. Birkaç öğrencisini bulup konuştum. Oyunlar tertip eder, koşu yaptırırmış. Askerlik bitince yeniden Ankara’ya dönüyor.
 
Annenizle tanışması nasıl olmuş?
Annem Sabahat hanımı ilk kez İstanbul-Ankara arasında sefer yapan trende görmüş. Sonra uzun bir süre peşinde koşmuş, sonunda 1942 yılında evlenmişler. Evlendiklerinde babamın görevi dolayısıyla önce Ankara’da oturmuşlar. Ben 1945 yılında doğmuşum. İlkokul ikinci sınıfta iken İstanbul’a taşındığımızı anımsıyorum. 1957’de kardeşim Adnan dünyaya geldi.
 
Kazandığı yarışlardan da bahseder misiniz?
Geleneksel Atatürk koşusunun ikinci yılında birinci gelmiş. Ertesi yıl Belgrat'ta yapılan Balkan maratonunda üçüncü olmuş. 1940 yılında İstanbul'da yapılan Balkan maratonunda ikinciliği var. Türkiye Şampiyonalarında maratonda beş kez birinci gelmiş.
 
Yurt dışında da yarıştığını biliyoruz.
Evet, bir çok kez hem sporcu hem antrenör olarak yurtdışına gitti. Boston, New York maratonlarına ve Philadelphia koşusuna katılmış. 1947 yılında Boston maratonunu 7. bitirmiş. 1948 yılında Londra Olimpiyatına katılmış, ayrıca Doğu Akdeniz Oyunlarında Atina’da birinciliği var.
 
Lisan bilgisi nasıldı?
Lisan bilmiyordu veya çok az İngilizce biliyordu diyebilirim, anlaşabilecek kadar. Ama Amerika’ya birçok kez gitti. 1951 yılında gittiğinde sekiz ay kalıyor. New York PioneersClub'a kaydolmuş, antrenör Joseph James Yancey ile çalışıyor. Bu arada Boston Maratonuna yeniden katılıyor.
 
Aktif spor yaşamı bitince ne yaptı?
Beden Terbiyesindeki görevine devam ediyor, bu kez milli takım antrenörü olarak. 1960 Roma Olimpiyatına da antrenör olarak katıldı. Ekrem Koçak, Cahit Önel gibi büyük atletlerin (her ikisi sünnetimde benim kirvem olmuştu) antrenörlüğünü yapıyor. Ayrıca Muharrem Dalkılıç, Şükrü Saban, Çetin Şahiner, İsmail Akçay, Hüseyin Aktaş, Veli Ballı gibi önemli atletlerin babama ‘hocam’ dediklerini anımsıyorum. Beden Terbiyesi Genel Müdürlüğü’ndeki görevi dışında Galatasaray kulübünde ve lisesinde, Fenerbahçe, Paşabahçe ve Enka spor kulüplerinde de atletizm antrenörlüğü yaptı. Şimdiki atletizm federasyonu başkanı Haydar Doğan da onun öğrencisidir. Son öğrencilerinden biri, Turan Örnek'tir.
 
Sizin sporla ilişkiniz nasıldı, babanızın bir telkini oldu mu?
Babam kardeşimle benim atletizm ile ilgilenmemiz konusunda ısrar etmedi. Okuyup meslek sahibi olmamızı daha çok önemsiyordu. Futbol oynamamıza karşı olduğunu ise çok iyi hatırlıyorum. Beni bir ara Fenerbahçe yıldız atletizm takımına kaydettirdi ama benim fazla yeteneğim yoktu ve bu macera kısa süreli oldu. Kardeşim Adnan’ın da bir süre disk attığını anımsıyorum.
 
Babanızın sempati duyduğu bir takım var mıydı?
Bize bu konuda hiç bir şey söylemedi. Bir takımın taraftarı değildi. Milli takımı çalıştırdığı için, hepsine eşit mesafedeydi. Kulüp ayrımı yapmazdı. Onun için her atlet birdi. Futbola merakı yoktu. Hatta futbol oynamamıza karşı çıkardı. Şunu iyi anımsıyorum; o zamanlar atletizm yarışları Mithatpaşa stadındaki futbol maçlarından önce yapılıyordu. Yarışlar bittikten sonra atletler ve yöneticiler tribüne çıkar, futbol maçlarını izlerlerdi. Babam çoğunlukla bunları izlemez, eve dönerdi.
 
Yakın arkadaşları kimlerdi?
Atletizm çevrelerinde pek çok dostu vardı. En çok görüştüğü arkadaşları arasında Rıza Maksut İşman ve Tolon Tosun olduğunu anımsıyorum. Ünlü güreşçi Yaşar Doğu, Naili Moran, Ruhi Sarıalp ve Jerfi Fıratlı da dostları arasında idi.
 
Son yıllarında ne yapıyordu?
1975 yılında devletten emekli oldu. Bu tarihten sonra da spordan kopmadı. Yaşamının son dört beş yılında bacaklarındaki eklem romatizmasından dolayı eve kapanmaya mecbur kalıncaya kadar sporcu yetiştirmeye devam etti. 85 yaşında bastonuna dayanarak belediye otobüsüne binip, haftada üç gün Beşiktaş’tan Anadolu yakasındaki Burhan Felek Spor Kompleksi’ne giderek kendisini bekleyen gençleri çalıştırdığını biliyorum.  O yıllarda bir gazetede babam ile ilgili yayınlanmış bir makalenin başlığının ‘Atlet Fabrikatörü’ olduğunu anımsıyorum. Öldüğünde 90 yaşındaydı. Annemin ölümünden 9 ay sonra o da yaşama veda etti.
 
Babanızın ismi yaşatılıyor mu?
Babam sağ iken Büyükada'da on yıl kadar 'Şevki Koru Yarışları' yapıldı. Ölümünden sonra Kadıköy Belediyesi bu yarışları birkaç yıl sürdürdü. Birkaç yıl önce Gelibolu'da belediye tarafından adına birkaç yarış düzenlendi. Son bir kaç yıldır bu yarışlar yapılmaz oldu. Ayrıca, televizyonda 'Şevki Koru Belgeseli' yayınlandı. Bir kez de eski sporcuların da onore edildiği bir törende 'fairplay' ödülü aldı.
 

Şevki Koru’nun Anıları

Cihan Koru, bize arşivini açarak değerli bir yardım yaptı. Babası ile hayatta iken yapmış olduğu uzun bir söyleşiden de yararlandık. Bu söyleşiden seçtiğimiz birkaç anısını sunuyoruz:
 

“1939 senesinde İstanbul'da, Türkiye maraton koşusu şampiyonası yapılıyordu. Atletler maraton koşusundan önce doktor tarafından muayene edilir, herhangi bir hastalıkları var mı diye. Ve yaşlı bir doktor, aşağı yukarı 70-75 yaşında bir doktor beni muayene etti. Benden önceki koşucu şişman biriydi. Sıra bana geldi. Ben de kilomu söyledim. Antrenmanlar dolayısıyla 56 kilodan 51 kiloya düşmüştüm. Adam yüzüme baktı bir daha baktı ve öteki atleti göstererek, ‘şunun gibi olsan neyse, senin neren koşucu? Ben senin koşmana müsaade etmem’ dedi. ‘Aman doktor bey nasıl olur, ben işte şu kadar çalıştım, geçen sene şu dereceleri aldım’ dedimse de sözümü dinlemedi. O zamanki federasyon başkanı (Saffet Gürol) geldi, doktorla konuştu. Doktor ısrar etti. ‘Yok, ben müsaade edemem, yazılı bir kağıt verirse ben kendi isteğimle bu yarışa giriyorum diye ancak o kağıtla girebilir yarışa’ dedi ve benden bir kağıt aldı. Yarışı ben kazandım. Yarıştan sonra doktor bana sitem etti, ‘sen beni aldattın, yani yanılttın’ dedi.”     
Boston Maratonu, 2013 yılındaki terör saldırısı nedeniyle dünyanın gündemine oturdu ama o 1897 yılından bu yana her yıl yapılan en eski geçmişe sahip maraton yarışı. Şevki Koru'nun bu yarışa katılmasına atletizm federasyonu başkanı Naili Moran önayak oluyor. 1946 yılında Yunan atlet Kyriakides birinci gelince, Naili bey, bunun üzerine "Şevki orada bir şansını denemeli" diyor. Gerisini Şevki Koru anlatıyor:

“1940'da Fenerbahçe'de yapılan Balkan Oyunları'nda ikinci olduğum zaman, Yunan atlet Kyriakides üçüncü olmuştu. Ben onu geçmiştim. Ondan sonra 1946'da Boston’da o şampiyon oldu. Atletizm Federasyonu başkanı Naili bey de bir fikir attı ortaya. ‘Acaba Şevki de orada bir şey yapabilir mi’ diye. Böylece Boston’da yarışma fikrini kafama soktu. Ben de ‘giderim’ dedim. Biraz birikmiş param vardı, uçak bileti alabildim.  Orada bir Türk yüksek mühendis tanıdık vardı. Beni 10-15 gün kadar evinde misafir edecekti. Ve doğru Amerika.. Dönüşüm vapurla oldu. Vapur biletini de yine buradan aldım. Zaten o 200 $ kadardı. Yani hem uçak hem vapur biletlerini kendi cebimden ödedim. Gidiş-geliş o şekilde, Amerika seyahati o şekilde oldu. Orada bir antrenörle tanıştım. İsmi James Yancey. New York Pioneers Club’ın antrenörü. Buraya geldikten sonra onunla muhabere ettim. Buraya gelebilirsin dedi ve ikinci defa gidişim o şekilde oldu.”
Boston’da bir önceki yılın birincisi Kyriakides'i geçiyor ama 1940 Balkan maratonu şampiyonu Yunan atlet Zagaros'a yine geçiliyor. Zagaros 6. Şevki 7. ve Kyriakides 10. oluyor. Bu yarışın önemli bir özelliği var. Bu, 116 yıllık Boston Maratonu tarihinde dünya rekorunun kırıldığı ilk ve tek yarış. O sırada Kore'de bulunan Amerikan ordusuna ait birliklerin topladığı para ile Boston Maratonuna gelen Koreli atlet Suh Yun-Bok yarışın birincisi olmakla kalmıyor, 2 saat 25 dakika ile dünya rekorunun yeni sahibi oluyor. Ertesi yıl Şevki Koru'yu Londra Olimpiyatında yarışırken görüyoruz. Bu kez 20. sırada bitiriyor ama bir yıl öncenin Boston Maratonu şampiyonu Suh Yun Bok bu yarışta Şevki’nin gerisinde kalmış ve 23. olmuştur. 1951 yılında yeniden Amerika yollarına düşer Şevki. Bu kez sekiz ay kalır, New York'ta Pioneers Club'ta idman yapar ve Boston Maratonuna katılıp yurduna geri döner. Ertesi yıl bir kez daha dener aynı yarışı ve bir yedincilik daha elde eder. Her üç seferde de dereceye girmeyi başarır.
(Cihan Koru’nun Şevki Koru ile söyleşilerden derlenmiştir)
 

Şevki Koru (1913- 2003)

Gelibolu’da dünyaya geldi. Ankaragücü kulübünde lisanslı sporcu oldu. 1935'te atletizme başladı. 1947, 1951 ve 1952’de toplam üç kez Boston Maratonuna katıldı. 1955’ten sonra milli takım antrenörlüğü yaptı. 27 Eylül 2003 tarihinde vefat etti. Doğduğu yer olan Gelibolu'da defnedildi ve aynı kentte bir sokağa onun adı verildi.
1937 Bükreş: Balkan Oyunları Maratonu beşincisi
1937 Atatürk koşusu birincisi (38.12 ile)
1938 Belgrat: Balkan Oyunları Maratonu üçüncüsü
1939 Türkiye Atletizm Şampiyonası Maraton birincisi
1940 Türkiye Atletizm Şampiyonası Maraton birincisi
1940 İstanbul: Balkan Oyunları Maratonu ikincisi     
1943 Türkiye Atletizm Şampiyonası Maraton birincisi
1945 Türkiye Atletizm Şampiyonası Maraton birincisi
1946 Türkiye Atletizm Şampiyonası Maraton birincisi
1947 Uluslararası Boston Maratonu yedincisi
1947 Atina: Doğu Akdeniz Maratonu birincisi
1948 Londra Olimpiyatları Maraton yarışında 20.
1951 Uluslararası Boston Maratonu on birincisi
1952 Uluslararası Boston Maratonu yedincisi
Not: 1940 yılından sonra 12 yıl Balkan Oyunları yapılmadı.



AİLE ALBÜMÜNDEN 







Son Söz


Şevki Koru adını ilk kez 1982 yılında çıkan Tercüman Spor Ansiklopedisinde gördüğümü anımsıyorum. Ama kendisi hakkında bilgim yok denecek kadar azdı. Oysaki çocuk yaşlardan itibaren meraklı bir spor okuyucusu olarak, gazetelerin spor sayfalarını bir solukta okuyor, haftalık spor dergilerini takip ediyordum. Ama Şevki Koru adına hiç rastlamamıştım. Sonradan Cem Atabeyoğlu’nun Türk Spor Tarihi Ansiklopedisinde ve bir kaç yayında daha onun hakkında bazı bilgi kırıntılarına rastlayabildim. Son birkaç yılda internette onun hakkında daha ayrıntılı bilgilere ulaşma olanağı ortaya çıktı. Bu sevindirici bir şey olsa da, böyle sporumuzun öncü isimlerinin hayatlarını yeni kuşaklara birer kitapla anlatmak ta bir görev olmalı. Bu tür çalışmaları yapmak için bir kurumun bu işe el atmasının yerinde olacağını düşünüyorum. Ayrıca, onun ismini ve hatırasını yaşatmak üzere her yıl atletizm federasyonu tarafından Şevki Koru maratonu düzenlenebilir, bir spor tesisine büstü veya heykeli dikilebilir, bir piste adı verilebilir. Bu şampiyon sporculara vefa borcumuzu ancak bu şekilde bir nebze olsun ödemiş oluruz.

 

Prof. Dr. Oygur Yamak