Tuesday, August 10, 2021











UNUTMAM SENİ UNUTULSAM DA BEN...😉

Geçtiğimiz hafta sonunda aniden oluşan bir gerekçe ile Alaçatı’ya gitmem farz oldu. Bir gece kaldıktan sonra Çanakkale – Gelibolu üzerinden İstanbul’a döndüm. Biraz yorucu bir tur oldu. Artık eskisi gibi bir oturuşta altı yedi saat direksiyon sallayamıyorum. Giderken altı saat kadar araç kullandım. İnip yatağa yattığımda bulunduğum bina çalışmakta olan bir jeneratörün etkisi ile titriyormuş gibi hissettim. Sonra fark ettim ki bu algı beynimin yarattığı bir durummuş.

Her ne ise, dönüş yolculuğunu iki güne yaydım ve o vesile ile çok uzun süredir (birini elli senedir) görmediğim üç arkadaşımı görme olanağını yakaladım. Aslında çok görmek istediğim veya en azından tekrar iletişim kurmak istediğim başkaları da var. Hele biri var ki, 1973’de ben Manisa’dan ayrıldıktan sonra irtibatımız koptu ve ancak bundan bir kaç ay önce İzmir’de yaşadığını öğrendim. Şu anda bilmiyor ki kendisine anlatmak ve bilmesini istediğim çok şaşıracağı şeyler var. Romana konu olabilecek ilginç konular yani. Ancak bunları anlatma imkanım olur mu, olursa nasıl olur, işte orasını kestiremiyorum.

Wednesday, July 14, 2021

DEMİR PERDE


Doğu Ekspresi, ‘Demir Perde’ olarak tanınan, Batı dünyası ile Sovyetler Birliği olarak bilinen iki siyasi bloğu ayıran sınıra doğru hızla ilerliyor. Kısa bir süre sonra Yugoslavya’dan çıkıp Avusturya’ya girecek. Saat sabahın yedisi gibi. Gözlerimi açıyorum. Geceyi beraber geçirdiğim diğer beş arkadaşım henüz uyanmamışlar. Kompartımanımız kuşetli değil, herkes oturduğu yerde uyumak zorunda. Susamışım. Karşımda oturan arkadaşın başının hizasındaki valiz rafının altına asılı filedeki plastik su kabına bakıyorum. Opak olmakla beraber içinde kalan suyun seviyesi belli belirsiz seçilebiliyor. Hemen hemen boşalmış. İstanbul’dan kalkıp Edirne’den Bulgaristan’a girmemizden bu yana yirmi saatten fazla olmuş olmalı ve Bulgaristan’dan geçerken olduğu gibi Yugoslavya içindeki yolculuk boyunca da trende su veya yiyecek temin edilebilecek bir restoran veya büfe yoktu. Görünen o ki, kompartımandaki altı kişi şişedeki suyu gece boyu içip nerede ise tüketmişiz. Su kabını asıldığı yerden indirmek için ayağa kalkıyorum. Kapağını açıp içinde son kalan suyu tam başıma dikiyorum ki, tren yavaşlıyor. Konpartımanın içinden pencerenin dışını görebildiğim kadarı ile büyükçe bir istasyona gelmişiz. Arkadaşlarımı uyandırmamaya dikkat ederek pencereyi indiriyorum, başımı da hafif dışarı çıkararak etrafı seyretmeye başlıyorum. İstasyonun pencereden gördüğüm tarafında bir ray hattı daha görünüyor. Ama peronda o hatta başka bir tren yok. Ortalıkta da pek kimse görünmüyor.

Trenin gerisindeki vagonlara doğru bakarken bizimkinden üç geride olan vagondan orta yaşlı bir kadının indiğini ve indiği noktanın yakınındaki su çeşmesine benzer yapıya doğru ilerlediğini görüyorum. Elinde, bizim kullandığımıza benzer plastik bir su kabı var. Çeşmeye ulaşıyor ve musluğu açıp su kabının ağzını akan suyun altına tutuyor. Hey, ne bakıp duruyorum? Ben de bizim su kabını doldurmalıyım. Kabı kapıyorum, kompartımandan fırlayıp vagonun gerisine doğru hızla ilerliyor ve arka kapıya geldiğimde kapıyı açıp perona atlıyorum. Pencereden gördüğüm kadının kabını doldurmuş, tekrar trene dönmekte olduğunu görüyorum. Koşarak ben de çeşmeye ulaşıyor ve su kabımı doldurmaya başlıyorum. Fakat o da ne? Kap daha yarıya kadar dolmadan trenin yavaşça hareket ettiğini fark ediyorum. Ne bir hareket düdüğü ne bir görevlinin sesi. Öylece, hafifçe, harekete geçiyor. Bir an kap tamamen dolana kadar beklemeyi düşünüyorsam da kendiminkinden üç vagon gerideyim. Başımı belaya sokmamak için dolduğu kadarı ile kabın kapağını kapatıp vagonuma doğru önce hızla yürümeye sonra koşmaya başlıyorum. Ancak, önce yavaş hareket eden trenin de gittikçe hızlandığını fark ediyorum. Koşmaya başladığımda trenden hızlı gittiğim halde giderek tren bana yetişiyor ve yavaş yavaş geçmeye başlıyor. İndiğim kapı daha iki vagon ileride ve bu hızla oraya yetişemeyeceğimi anlıyorum ve kendimi emniyete almak için yanında koşmakta olduğum diğer bir kapının sahanlığının kenarındaki tutunma çubuğunu yakalayıp sahanlığa atlıyorum. Şükür, treni kaçıracağım için çok korkmuştum. Ama, ne oluyor? Sahanlığına çıkmış olduğum kapı açılmıyor. Bir iki zorluyorum. Nafile, açılmıyor. Bakıyorum tren oldukça hızlanmış durumda. Tekrar perona atlayıp başka bir kapıya koşmak başarısız kalmaya mahkum. Çaresiz basamağın yanındaki metal çubuğa iyice sarılıp vagon kapısının dışındaki sahanlık girintisinde büzülüp kalıyorum.

Tren iyice hızlanıyor. İstasyondan ayrılıyoruz ve çok geçmeden yakınından geçmekte olduğumuz evler gittikçe seyrelmeye, giderek bahçe ve geniş otlakların arasından ilerlemeye başlıyoruz. Kendiminkinden iki gerideki vagonun kilitli kapısının dışında, omzumda yarıdan fazla doldurabildiğim su kabı asılı, kapı önündeki sahanlık girintisinde yandaki tutunma çubuğuna sıkı sıkı sarılmış, neler olduğunu ve neler olabileceğini düşünmeye dalıyorum.

O yıl şubat ayında ziraat fakültesinin dördüncü yılının ikinci sömestresinin başında beş yıllık yüksek mühendislik öğrenimimizin sekiz aylık staj sürecine girmiştik. Doksan küsur devre arkadaşımla sürecin ilk dört ayını Menemen’deki araştırma ve uygulama çiftliğinde geçirdik. Haziran ayında arkadaşlardan bir bölümü stajı orada tamamlamak üzere çiftlikte kalırken, bir bölümümüz ülke içindeki değişik tarım işletmelerine dağılmıştı. Benim gibi on on beş arkadaş da stajın kalan aylarını yurt dışındaki kurumlarda tamamlamak üzere Avrupa’ya gidiyoruz. Ben ve Gaziantepli sınıf arkadaşım Mehmet, İngiltere Cambridge’de bir zirai araştırma enstitüsünde çalışacağız. Yaklaşık yirmi dört saat önce Sirkeci’den kalkan trenimiz Almanya Münih’te sonlanacak seyahatin birinci aşamasında menzile doğru yol alırken ‘kısmetimde bu da varmış’ diyerek sabah serinliğinde oldukça ısıran trenin rüzgarından korunabilmek için sahanlık girintisine iyice büzülüyorum.

On dakikadan fazla oldu bu sahanlıkta mahsur kalalı. Saat yedi buçuğa yaklaşmış olmalı. Trendekilerin hemen hepsi her halde hala uyuyor. Su kabını doldurmak için acele ile kompartmandan çıktığımdan sırtımda kısa kollu bir gömlekten başka bir şey yok. Her ne kadar haziran ayındaysak da sabah serinliği ve trenin yarattığı kendi rüzgarıyla yavaş yavaş üşümeye başladığımı hissediyorum. Tekrar, tutunma çubuğuna sarılmış olarak düşüncelere dalıyorum. Dün akşam hava kararırken Yugoslavya’nın bir ucundan girmiştik. Bütün gece ülkeyi bir baştan diğerine kat ettik. Şimdi Avusturya sınırına yaklaşıyoruz. Yani, bir Demir Perde ülkesinden çıkıp bir Batı ülkesine geçmek üzereyiz. O güne kadar gazetelerde okuduğum, hatta bazı filmlere konu olmuş Demir Perde’den kaçış hikayelerini anımsıyorum. Sovyet asker ve polislerinin bu ülkelerden Batı’ya kaçmaya çalışanlara karşı ne kadar acımasız olduklarını hatırlıyorum. Birazdan tren huduta gelecek ve hudut görevlileri beni burada asılı olarak görecekler. Acaba, treni durdurup hemen sorguya çekmek üzere beni aşağı mı indirirler? Daha da vahimi, acaba tren hudutta durmadan devam ederse ve tam sınır hattından geçerken silahlı görevliler beni fark edip makinalı tüfeklerle beni tarama ateşine mi tutarlar? Daha yirmi iki yaşımdayım abi yaa, şimdiden yolun sonuna gelmiş olmam için biraz erken değil mi? Ya sınıra bile varmadan tren uzun bir tünele dalarsa? Her ne kadar vagon kapısının dışındaki sahanlığın oluşturduğu girintideyim ama, maazallah, tüneldeyken sanki bir yanı hızla akan dikine bir tabutun içinde kaldığımı düşünerek kafayı sıyırabilirim.

Ben bu karabasanlarla boğuşurken dışında tutunduğum kapının iç tarafında, kapı penceresinin arkasında, iki genç beliriyor. Giyimlerinden, tiplerinden ve vücut dillerinden Türk olduklarını anlıyorum. Kapıyı içten açmaya çalışıyorlar, ı ıh! Mümkün değil. Heyecanla ve el kol hareketleri ile bağırarak bana bir şeyler söylüyorlar ama kalın cam duymamı engelliyor. Kapının iç tarafında ve hemen yanında vagonun tuvaleti var. Pencerenin arkasındaki gençlerden biri tuvaletin kapısını açıyor ve içeri giriyor. Diğer delikanlı da tuvaletin kapısından başını içeri uzatıyorlar ve hararetle içeridekine elleri ile işaretler yaparak bir şeyler anlatıyor. Ne olup bittiğini anlamam uzun sürmüyor. Dışında asılı kaldığım kapı sahanlığının oluşturduğu girintinin yukarısına doğru, dar ve yatay bir pencere var. Bu, kapının içindeki tuvaletin havalandırma penceresi. Pencere içe doğru ve kısıtlı bir açı ile açılıyor. O pencereden biri bana seslenmeye başlıyor. Anlaşılan, tuvalete giren genç, bir şekilde içeriden o pencereye doğru tırmanıp ağzını azıcık açık olan pencereye yaklaştırmış ve bana sesleniyor.

Birader, imdat kolunu çekmemizi ister misin?”

Birden panikliyorum. İmdat kolunun filan çekilmesini istemem. Ne olur çekerlerse? Tren durur, görevliler gelir, büyük ihtimal sorgulamak için beni trenden indirirler, tren beni beklemez çeker gider. Ben kalırım Yugoslavyalarda. Neme lazım. Sesimi duyurabileceğimi sanmıyorum ama yine de bağırıyorum.

Yok, yok, ben iyiyim. Bir sonraki istasyona kadar buraya tutunup bekleyeceğim.”

Bir taraftan da pencerenin arkasından bana bakan üç dört gence el hareketleri ile ‘sakın, yapmayın’ anlamına geleceğini ümit ettiğim işaretler yapıyorum. Neyse ki, yardımcı olmaya çalışan çocuklar ısrar etmiyorlar ve pencerenin arkasından biraz merak, sanırım, biraz da acıyarak beni izlemeye koyuluyorlar. O minvalde bir kaç dakika daha geçiyor veya geçmiyor, demiryolu hattı bulunduğum tarafa, yani sağa, doğru genişçe bir yay çizmeye başlıyor. Şimdi, en öndeki dizel lokomotifi ve onun arkasından benimkine kadar dizilmiş vagonları rahatça görebiliyorum. Pencerelerin hepsi kapalı. Yalnız dört vagon ilerimdeki pencerelerden biri açık ve yine gençten birinin pencere pervazına dayanmış dışarıyı seyrettiğini fark ediyorum. Beni henüz görmediği belli. Tek kolumla metal çubuğa sıkı sıkı tutunup, diğer kolumla hala elimde tuttuğum su kabını sallayarak oğlanın dikkatini çekmeye çalışıyorum. Çok uğraşmama gerek kalmadan beni fark ediyor. Aramızda hayli mesafe olmasına rağmen şaşkınlığını izleyebiliyorum. Çok kısa bir süre pencerede ağzı açık beni seyrediyor ve aniden içeri çekiliyor. Bir kaç saniye sonra aynı pencereden, biraz önceki ile beraber, dört kafa daha dışarı uzanıyor. Birisinin bir takım el kol hareketleri yaparak bağırdığını görüyorum ama trenin gürültüsü ve mesafeden dolayı bir şey duymuyorum. Bu arada o ilk pencereye yakın diğer birkaç pencere daha açılıyor ve her birinden ikişer üçer kafa uzanıp bana doğru bakmaya başlıyorlar. Bu arada demiryolu güzergahındaki yayın sonuna geliyoruz ve tren tekrar düz bir hat üzerinde yol almaya başlıyor. Dolayısı ile ben de lokomotifi ve öndeki vagonları artık göremiyorum. Yine metal çubuğa sarılarak beklemeye devam ediyorum. Kapı camının arkasındaki oğlanlar da artık o kadar fazla heyecanlı değiller. Fakat oradan ayrılmadan camdan beni izlemeye devam ediyorlar.

Trenin su doldurduğum son perondan ayrılmasından bu yana yarım saatten fazla geçmiş olmalı. Sınıra iyice yaklaştığımızı düşünerek tekrar paniklemeye başlıyorum. Sanırım daha fazla direnmeyeceğim ve kapı penceresinin ardından beni izlemeye devam eden çocuklara dönüp treni durdurmak için acil durum kolunu çekmelerini isteyeceğim. Evet, burada asılı olarak sınırı geçebileceğimi hiç sanmıyorum. Çaresiz sonucu ne olursa katlanacağım. Yüzümü kapının arkasından bakan oğlanlara dönüyorum ve elimle acil durum kolunu çekmeleri anlamına gelecek bir hareket yapıyorum. Ama dur bakayım, tren yavaşlamaya başlıyor. Ne olduğunu anlamak için metal çubuğa sıkı sıkı tutunarak başımı trenin ön tarafını görmek için dışarı doğru uzatıyorum. Görünürde her hangi bir istasyon falan yok. Öyle kırlık bir arazide ilerliyoruz. Ama tren iyice yavaşlıyor ve duruyor. Bulunduğum yerden iki vagon öteden bir kapı açılıyor ve iki gencin açılan kapının sahanlığından sarkarak bana doğru bağırdıklarını ve el kol hareketleri ile benim de oraya çağırdıklarını görüyorum. Nazlanmaya hiç niyetim yok. Yere atlıyorum ve var gücümle açılmış kapıya doğru koşuyorum. Yanlarından geçtiğim pencerelerden sarkan bir sürü insan çoğu Türkçe olarak çığırıyor ve alkışlıyorlar. Kapıya varıyorum ve kendimi trenin içine atıyorum. Bana işaret eden iki genç en önde bekliyor. Arkalarındaki dar koridorun aldığı kadar, beş on kişi daha, sanki önemli bir yarış kazanmışım gibi tezahürat yapıyorlar. Su kabı hala elimde. Bana kapı açan ve kutlama gösterileri yapan gençlerle sanki eskiden beri tanışıyormuşuz gibi sarılıyoruz. Biraz soluklanıyorum. Olan biteni kısaca anlattıktan sonra kendi vagonuma ve kompartımanıma yöneliyorum.

Konpartımana ulaştığımda diğer beş arkadaştan ikisinin hala uyuduğunu fark ediyorum. Diğer üçü ise belli ki daha yeni uyanmışlar ve henüz afyonları patlamamış. İfadesiz bakışlarla oturdukları yerden karşılarına bakıyorlar. Kompartımana girince biri silkinerek biraz canlanıyor. Elimde tuttuğum su kabına bakıyor ve bana dönüyor.

Nereye kayboldun birader? Suyu da yanında götürmüşsün. Dilimiz damağımıza yapıştı”.

Olanları anlatmak için ağzımı açıyorum. Sonra ağzım açık, duruyorum. Vaz geçiyorum. Sanırım o sabah yaşadıklarımı anlatmaya kalkarsam, olanları kafamda bir kez daha yaşamaya dayanacak gücüm kalmadı.

Wednesday, September 18, 2019

İLK ÖYKÜ KİTABIM YAYINLANDI

'İki Deniz Bir Boğaz' adını verdiğim ilk öykü kitabım e-kitap formatında yayınlandı. Kitaptaki 10 öykü daha önce Gelibolu Derneği'nin üç ayda bir çıkardığı Gelibolu Rüzgarı adlı dergide yayınlanmış hikayelerden oluşuyor. Bunların her biri şu veya bu şekilde Gelibolu ile ilgili, Marmara ve Ege Denizleri'ni birleştiren Çanakkale Boğazı ve civarında yaşanmış gerçek olayların veya bu yörenin mitolojisine konu olmuş hadiselerin üzerine bina edilmiş kurmaca bir çalışma. Aslında, kitaptaki öyküleri daha önce bu blogda da paylaştım. Şimdi hikayelerin tamamı tek bir kapak altında toplanmış oldu. Kitabın satıldığı platformlara şu bağlantıdan ulaşılabilir: https://books2read.com/u/mdG6VRç.


Sunday, March 17, 2019

GELİBOLU YILDIZI



Niğdeli Ali savrulduğu yerden doğruldu. Batarya boneti ve çevresini kaplayan toz bulutu yeni yeni oturmaya başlamıştı. Etrafına bakındı. Şimdi çevresini biraz daha iyi görebiliyordu. Deniz tarafından top sesleri gelmeye devam ediyordu. Ara ara kesilen top sesleri arasında, bataryanın arkasına düşen sırttaki hakim noktadan tabur imamının okuduğu ezanı duydu. Vakit öğlen namazına dayandığına göre düşmanın top atışı başlayalı iki saatten fazla olmuştu. Bombardımanın başından beri Müttefik Donanması’nın hedefinde olmalarına karşın az öncesine kadar atılan mermiler ya üzerlerinden geçiyor ya da bataryanın denize bakan tarafındaki kalın toprak tahkimata gömülüp kalıyordu. Toprağa giren mermiler havaya çok miktarda toprak kaldırmalarına karşın bataryaya fazla zarar vermiyor hatta bazıları infilak bile etmiyordu. Ancak, bataryadaki 24cm-35 kalibre dört Krupp marka toptan üçü çevresine isabet eden mermilerin kaldırdığı toprak ve molozlarla örtülmüş ve görev dışı kalmıştı. Bataryada görevli erattan üçü hariç geri kalanların hepsi ellerindeki istihkam kürekleri ile toprak altında kalan topları temizlemeye çalışıyordu. O üç er, çalışan tek 24cm’lik topun başında kalan Niğdeli Ali, Havranlı Seyit ve de bir nişan eri idi. İşte, birkaç dakika önce gelen son bir mermi de bu üç askerin bulunduğu bonetin yan duvarına isabet etmiş ve Ali, oluşan patlamanın etkisi ile, birkaç metre savrularak şimdi bulunduğu yere düşmüştü. Ali kendisini şöyle bir kontrol etti. Ellerinde ayaklarında, kolunda bacağında eksik gedik yoktu. Tekrar etrafına bakındı. Merminin isabet ettiği duvardan kopup etrafa yayılan taş, toprak ve diğer molozların arasında batarya eratının bir kısmının hareketsiz yattığını gördü. Biraz ileride batarya komutanı Hilmi Yüzbaşı molozların arasında dolaşıyordu. Yüzbaşı o sırada durdu ve bulunduğu yerin az ilerisinde bir noktaya odaklandı. Niğdeli Ali de aynı tarafa baktığında yerde yatan ve hafifçe kıpırdayan bir nefer gördü. Yüzbaşı hızla ona yönelirken Niğdeli Ali de ayağa fırladı ve komutanın yanına koştu. Yüzbaşı Niğdeli’yi görünce hemen sığınağa girip yedek sıhhıye çantasını getirmesini söyledi. Ali aldığı emri yerine getirmek için sığınağa koştu, çantayı kaptığı gibi tekrar komutanın yanına döndü. Yüzbaşı’nın yanına vardığında komutan çoktan yaralı erin mintanını yırtıp geçici bir sargı oluşturarak askerin bacağındaki yaranın üst tarafınından kan dolaşımını durdurmak için sıkıca sarmıştı. Bu sırada, kendi bataryalarının bulunduğu tabyanın hemen kuzeyindeki Namazgâh Tabyası’ndan gönderilen sıhhıye postası yanlarına ulaştı. Gelen posta erleri hızla yaralı erin sargısını değiştirerek gerekli ilk yardım önlemlerini almaya başladılar.


Buldukları eri sıhhıye postasına teslim eden Hilmi Yüzbaşı ve Niğdeli, bataryanın uğradığı erat kaybı ve hasarı saptamak için etrafı dolaşmaya başladılar. Sağa sola savrulmuş asker bedenlerinin yanına vardıklarında bazılarının şehit olduğunu anlamak zor olmuyordu. Birkaç neferin inlediğini veya hala nefes aldığını fark ettikçe sıhhıye erlerine seslenip ilgilenmeleri için işaret ediyorlardı. Bu arada Niğdeli, hafif bir toprak yığınının altından görünen iki adet asker postalından birinin hareket ettiğini fark etti. Hemen dizlerinin üstüne çöküp acele ile ve ellerini kullanarak toprağı açmaya başladı. Onun telaşlı çabasını gören yüzbaşı ve az ilerideki sıhhıye erlerinden biri de koşarak yanına geldiler. Üçü birden birkaç saniyede toprakla örtülmüş eri çekip çıkardılar. Kurtarılan neferin bütün bedeni gibi yüzü de toz toprakla kaplıydı. Terlemiş yüzüne yapışan toz tabakası askerin yüzünü ince bir sıva gibi kaplıyordu. Sıvanın altında kapalı duran göz kapakları usulca açıldığında, hem Niğdeli hem de yüzbaşı, ortaya çıkan iki çakır gözün kime ait olduğunu hemen anladılar. Havranlı Seyit idi kurtardıkları.


Seyit kendi halinde, fazla konuşmayan, biraz içine kapalı bir Anadolu Yörüğü idi. 26 yaşındaydı ve 1909’dan beri silah altındaydı. Askere çağrılmadan önce evlendiği eşini altı yıldır görmemişti. Terhis olmasına yakın Balkan Harbi patlamış, evine dönemeden o cepheye gönderilmiş, hemen arkasından da Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması ile Çanakkale’de, o anda bulunduğu Rumeli Mecidiye Tabyası’nda topçu numara eri olarak görevlendirilmişti. Biraz önceki hengamede ciddi bir darbe almadığı halde bir anda üzerine düşen toprak örtüsünün ağırlığı ile yere yıkılmış, bir çeşit şok geçirmiş ve kısa bir süre kendinden geçmişti. Üstüne düşen toz toprağın altında tekrar kendine gelip ne olduğunu anlamaya çalışıp kıpırdanmaya başladığında, çalışır vaziyette son kalan 24cm’lik Krupp topunun bulunduğu bonette beraber çalıştığı Niğdeli Ali tarafından fark edildi.


Seyit, ayakta kalıp kendisini kurtarmaya çalışan Hilmi Yüzbaşı ve yoldaşı Niğdeli Ali’nin karşısında yatıyor olmaktan mahçup silkinip ayağa kalktı. Havranlı’nın da bulunması ile, düşman donanmasından atılan merminin isabeti sırasında bonet ve civarında görev yapan eratın tamamına erişilmiş oldu. Sıhhıye erleri yaralı askerleri toparlarken Yüzbaşı Hilmi, Niğdeli Ali ve Havranlı Seyit Krupp topuna yöneldiler. Top, bonette görevli eratın çoğunu şehit eden veya yaralanmasına neden olan düşman mermisinden pek de etkilenmiş görünmüyordu. Ancak, daha yakın incelemede, topun gerisinde yer alan ve 215 kg’lık mermileri topun arka hizasına çıkarmaya yarayan vinç tertibatının isabet alıp kullanılamaz duruma geldiğini gördüler. Yüzbaşı, topun büyük bölümünün deniz tarafından görünmesini önleyen bonet duvarı üzerinden Boğaz’a doğru baktı. İngiliz ve Fransız zırhlı savaş gemileri bağazın iki yakasından açılan top ateşine rağmen yavaş da olsa ilerlemeye devam ediyordu. Düşman öğlene doğru bombardımana başladığında gemiler kıyıdaki Türk tabyalarının menzili dışında olduklarından zaten uzun süre Türk topçusundan etkilenmemişti. Yine aynı nedenle, Rumeli Mecidiye Tabyası’nda bulunan iki adet 28mm’lik top, menzillerinin daha kısa olması nedeni ile hiç devreye alınmamıştı. Boğaz’ı zorlayan düşman gemileri, mermileri daha hafif olduğu halde daha uzun menzilli olan, dört adet 24cm’lik topla vurulmaya çalışılıyordu. Ancak, denizden açılan ateşle bu dört toptan üçü bir süre sonra devre dışı kalmış, son kalan da, işte şimdi kendisi çalışabilir durumda olduğu halde, vinçi hasar gördüğünden kullanılamıyordu. Hilmi Yüzbaşı açıkça yüzüne vuran çaresizliği ile yaklaşan zırhlılara bir kez daha baktı. Etkisi altında kaldıkları bombardıman telefon hatlarını da büyük ölçüde tahrip ettiğinden boğazı savunan birliklerin ana karargahıyla iletişim kuramıyordu. Atış yapamayan bir topun başında beklemektense belki bir yardım bulma ümidi ile iki topçu neferini görev yerlerinde bırakıp yaya olarak Kilitbahir Köyü’ndeki birliğe ulaşmak üzere tabyadan ayrıldı. Niğdeli Ali ve Seyit, 24’lük Krupp topunun dibinde öylece kalakaldılar. Seyit o 18 Mart 1915 gününün o dakikasına kadar yaşadıklarını düşünmeye başladı. Saat 10 sıralarında 40 kadar düşman gemisinin Boğaz’ın girişine doğru yaklaştığını fark etmişlerdi. Doğal olarak o sırada bu gemilerin hangisinin hangi milletten olduğunu ve adlarını bilmiyordu. Ona göre hepsi ‘gavurun gemisi’ydi.


Bugün biliyoruz ki, bu güçlü armadanın 19 üyesi, o devrin en baskın savaş gemileri sayılan ‘dretnot (dreadnought)’ sınıfı gemilerdi. Bunların 15’inde İngiliz, 4’ünde Fransız bayrağı dalgalanıyordu. Günlerdir zaten tetikte bekleyen Türk savunması düşman donanmasının yaklaşması ile derhal alarma geçti ve Boğaz’ın iki yakasında konuşlanmış olan 74 ağır top namlularını yaklaşan filoya çevirdi. Mütttefik donanmasının en öndeki hattı İngiliz gemileri Queen Elizabeth, Agamemnon, Lord Nelson ve Inflexible’den oluşuyordu. İkinci hatta Fransızlar’ın Gaulois, Charlemagne, Bouvet ve Suffren gemileri vardı. Daha arkadaki üçüncü ve dördüncü sıraları ise yine İngilizler’e ait Prince George, Majestic, Vengeance, Irresistible, Albion, Ocean, Triumph, Swiftsure, Cornwallis ve Canopus gemileri oluşturuyordu. İlk başta, donanma bir süre hiç karşılık görmeden ve ses çıkarmadan Boğaz’ın ağzına doğru ilerlemesini sürdürdü. Hava açık, gökyüzü masmavi, rüzgarsız ve güneşli bir gündü. Donanmanın ilerlemesini iyice sinir bozucu yapan sessizlik Triumph zırhlısının Anadolu yakasındaki Halileli sırtlarına doğru açtığı ateş ile bozuldu. Bu ateşe İntepe bataryaları anında yanıt verdi. Saat 11:40 olduğunda Queen Elizabeth’in topları Anadolu kıyısındaki Hamidiye Tabyası’nı döverken, Inflexible’da Rumeli Mecidiye Tabyası’nı vuruyordu. Ne var ki, donanma hala Türk toplarının menzili dışında olduğundan Türkler’in atışları isabetli olmuyor, bu nedenle de kıyılardan tek tük atış yapılıyordu. Bir süre sonra Agamemnon ve Lord Nelson da toplarını Rumeli Mecidiye Tabyası’na çevirdiler. Saat 12:30 olduğunda düşman gemileri Türk bataryalarının menziline girmeye başladılar. Önce Rumeli Mecidiye, arkadan Dardanos ve Hamidiye tabyaları yoğun ateşe başladı. Bu şiddetli top savaşı yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Bu arada hem Türk tabyaları hem de Müttefik Kuvvetleri gemileri hayli isabet aldı. Saat 14:00’e doğru Türk toplarının önemli bir kısmı aldıkları hasar nedeni ile tekrar susturulmuştu. Seyit’in bulunduğu Rumeli Mecidiye Tabya’sındaki son top da bu sırada isabet aldı. Ancak, düşman donanmasında da ciddi yara alan gemiler vardı. Seyit ve Niğdeli Ali vinçi bozuk toplarının yanında yanlız kaldıklarında durum böyleydi.


Seyit, kıyıya hayli yaklaştıkları halde Türk tarafından fazla bir tepki görmeyen gavur gemilerine baktıkça hırsından dudaklarını ısırmaya başladı. Bu gavurlar değil mi kendisini altı yıldır, önce Balkan cephesinde şimdi burada, evinden, yurdundan, hamileyken geride bıraktığı eşinden uzak koyan? Biraz önce tabyanın aldığı isabet ile yaşamını kaybeden silah arkadaşlarını da bunlar şehit etmedi mi? Şimdi de, Seyit’e göre, nerede ise ellerini kollarını sallayarak boğaza girmeye, belki de İstanbul’a varıp bayraklarını payitahtın kalbine dikmeye hazırlanıyorlardı. Vatanı için cephelerde yitirdiği yılları boşa mı gidecekti? Yaşayıp gördüğü savaşlarda yitirdiği silah arkadaşları boşuna mı ölmüştü? Savaş biter de köyüne dönecek olursa bu gavur domuzunun boyunduruğunda mı yaşayacaktı? Yörük Seyit’in yüreği sıkıştıkça sıkışıyor, hırslanıyor, hırsından göz pınarları dolmaya başlıyordu. Daha fazla dayanamadı ve Niğdeli’ye döndü. ‘Gel len Ali!’ dedi, ‘komayalım gavurun döllerini melmeketin koynuna..’.


Krupp topunun 24’lük mermileri, bonetin iki yanındaki tahkimatlı cephaneliklerden topun dibine kadar döşenmiş ufak dekovillerle taşınıyordu. Dört beş mermi zaten hasarlı vinçin altına kadar getirilmiş ve hazır bekliyordu. Seyit, mermilerden birinin yanına geldi, dizlerini kırıp arkasını mermiye döndü. ‘Devir Ali gülleyi sırtıma’ dedi. Niğdeli Ali’nin de yardımı ile 215 kiloluk mermiyi sırtında belinin üzerine oturttu ve o sırada etkisinde olduğu hırsın, hiddetin, adrenalinin yardımı ve en çok da iman gücüyle doğrularak topun arkasına çıkan altı basamaklı merdivene yöneldi. Niğdeli’nin de arkadan desteği ile mermiyi topa çıkardı, kovana sürdü. Ali ile birlikte topun nişanlama çarklarını çevirerek 24’lük Krupp’u önlerinden geçmeye hazırlanan düşman gemisine çevirdiler ve ateşlediler. Mermi gemiye kadar gitmedi. Seyit hızla döndü, altı basmağı atlayarak indi ve ikinci mermiyi sırtladı. Bu kez biraz daha zorlanarak tekrar topun arkasına çıktı. Tekrar nişan aldılar. Ne Seyit ne de Niğdeli nişancı eğitimi almamışlardı. Bu nedenle ikinci mermiyi de isabet ettiremediler, geminin üzerinden aşırdılar. Gemi önlerinden geçip gitmek üzereydi. Ya şimdi vuracaklar ya sonsuza kadar hayıflanacaklardı. Seyit bir kez daha mermilerin yanına indi ve yine Ali’nin yardımı ile bir üçüncü mermiyi sırtladı. Altı basamağı çıkarken bu kez bacakları iyice titriyordu. İmanı ve öfkesi bedeni ile pençeleşirken topun arkasına vardı, mermiyi yerine sürdüler, bir daha nişan aldılar ve besmeleyle ateşlediler. Bu kez gemi isabet aldı. Vurulan gemi az sonra ön sıradaki diğer gemilerle beraber rotasını sancak tarafına çevirerek Anadolu kıyısına doğru döndü ve Rumeli Mecidiye Tabyası’ndan uzaklaşmaya başladı.


Bugün hangi gemiden atılan hangi merminin hangi tabyayı, hangi tabyadan atılan hangi merminin de hangi gemiyi vurduğu ile ilgili pek çok rivayet bulunuyor. Seyit’in attığı merminin de İngiliz gemilerinin birini batırdığı söylenir. Ancak bu iddiaların hiçbirini kanıtlayacak resmi kayıtlar mevcut değil. Bilinen şu ki, Türk toplarının nerede ise tamamının susması üzerine Müttefik donanmasının kumandanı Amiral de Robeck savaş gemilerinin geriye çekilip mayın temizleme teknelerinin ileri çıkmalarını emretti. Bunun üzerine bütün gemiler geri çekilmek üzere önce sancak taraflarına dönerek Anadolu kıyısına yaklaştılar ve oradan tekrar sağa dönerek daha geriye çekilmeye çalıştılar. İşte bu manevra sırasında, Nusret mayın gemisinin on gün önce Erenköy kıyılarına parallel olarak döşediği mayınlara çarpan gemilerden Bouvet, Irresistible ve Ocean battı, Inflexible, Gaulois ve Suffren ağır hasarlı olarak saf dışı kaldı. Bu altı gemiden hemen hepsi Rumeli yakasındaki Hamidiye, Rumeli Mecidiye ve Dardanos gibi tabyalardan açılan ateşle çok sayıda isabet almıştı. Ama hiçbiri boğazın Rumeli kıyısına yakın bir yerde batmayıp karşı kıyıya geçtiler ve yukarıda açıklandığı şekilde mayınlara çarparak saf dışı kaldılar.


Havranlı Seyit’in attığı merminin hangi gemiye isabet ettiği ve geminin bu isabet sonucu mu yoksa karşı kıyıda çarptığı mayın sonucu mu battığı kesin olarak belli değil. O gün yaşananlarla ilgili güvenilir kaynaklar o kadar az ki, gösterdiği olağanüstü gayret nedeni ile batarya komutanı tarafından onbaşılıkla ödüllendirilen Seyit’e savaş sonrası bir madalya verilip verilmediği bile kesin olarak bilinmiyor. Anlatılanlara göre Havranlı Seyit, Mustafa Kemal’in önerdiği gazi maaşını bile kabul etmemiş ve yaşamının geri kalan kısmını Balıkesir’in bugün adı Koca Seyit olarak değiştirilmiş olan köyünde ormandan odun kesip kömür yaparak, son yıllarını da bir zeytinyağı fabrikasında hammal olarak geçirmiş.


Birinci Dünya Savaşı'nda Osmanlı cephelerinde, özelikle de Çanakkale’de, üstün cesaret ve kahramanlık gösteren Osmanlı ve İttifak Devletleri askerlerine Sultan Mehmed Reşad tarafından verilen bir askerî madalya vardır. İngilizler, yıldız şeklinde olması nedeni ile, bu madalyaya Gelibolu Yıldızı (Gallipoli Star) derler. Kuşkusuz, Seyit Onbaşı Gelibolu Yıldızı’nı en fazla hak eden kahramanlardan biri idi.









Gelibolu Yıldızı








Friday, September 30, 2016

2016 ABD Gezisi

Eylül’ün ilk yarısında yeğenimiz Yalçın’ın ailenin yeni gelini Brianna ile nikahını bahane ederek eşim ve kızımla bir ABD gezizi yaptık. 
















Minniapolis’deki ikinci günün akşamı gelin ve damadın ailelerinin tanışma yemeği vardı.


Ertesi gün, düğün resepsiyonu ve nikah töreni için, iki aile ve gelinle damadın dostları bu kez Calhoun Beach Club’da buluştu.
Ertesi gün, düğün resepsiyonu ve nikah töreni için, iki aile ve gelinle damadın dostları bu kez Calhoun Beach Club’da buluştu.


Artık, Türkiye'den gelen 'oğlan tarafı' olarak Amerikalı gelinimiz ile beraber bir fotoğraf çektirmemiz de farz oldu.

































Böyle bir model bulup da resmini çekmeyen fotoğrafçı çarpılır.. 

Bir tane de kayın biraderimle..


Thursday, June 16, 2016

DERİYE NAKŞOLAN DÜNYA

Haziran ayı yarılanmış, güneşin doğduğu nokta ufukta Biga sırtlarından daha bir kuzeye, Marmara açıklarına doğru kaymıştı.  Elli yaşını iki yıl önce devirmiş olan denizci yattığı yerden kalktı, yatağının yanındaki sedirin üzerinde duran örgü yeleğini sırtına geçirdi ve alt katı kagir yığma taş konağının ahşap üst katındaki odasının Marmara’ya bakan küçük balkonuna çıktı.  Konağın bulunduğu yer Şengün Hamamı’na inen hafif bayırın ortalarına rastlıyordu.  Güneş ufukta henüz bir mızrak boyu bile yükselmemişti. Esinti namına birşey olmayan son derece sakin bir sabahtı.  Uzaktan gelen martı seslerine konağın damında dolaşan iki guguk kuşundan erkek olanın dişisine yaptığı çağrı karışıyordu; “guguuuu cuk..   yusuuuf cuk..  guguuuu cuk..  yusuuuf cuk…”.  Uzun yıllar yedi denizlerde dolaşmış, türlü diyarlar türlü türlü mahluklar görmüş olan kaptan, damdaki kuşların aslında guguk kuşu değil ‘çizgi yakalı kumru’ olduğunu tanıyacak kadar bigiliydi.  Ama Gelibolu’nun daha yukarı bir mahallesindeki evlerinde büyürken anası bu kuşları ‘guguk kuşu’ diye belletmiş ve Yusuf Peygamber’in zalim kardeşleri tarafından bir kuyuya atılmasına şahit olan bu kuşun o gün bu gündür nasıl bu ağıtı tekrarlayarak dolaşmasını anlattığını anımsıyordu.  Küçüklüğünden beri yaptığı gibi gözlerini kapadı ve kuşun hüzünlü şarkısını dinlemeye koyuldu.  Şarkı, yaşlı adamı amcası ile çıktığı seferlerde gördüğü ülkelere götürdü.  Osmanlı Donanması’nın ünlü amirallerinden Ahmed Kemaleddin, veya daha yaygın olarak bilinen ismi ile Kemal Reis, amcası idi ve o da kendisi gibi Gelibolulu idi.  Kemal Reis, yeğeni Ahmet’i çok tuttuğu halde muhabbetini belli edip genç adamı şımartmaktan kaçınırdı.  O nedenle on beşinci yüzyılın son çeğreğinde, yanına yeğenini de alıp, Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa kıyılarında korsanlık yaparken Ahmet’e sürekli çetin görevler vermiş, bir taraftan delikanlının yeteneklerini tekrar tekrar sınarken bir taraftan da bu becerilerin daha da gelişip pekişmesine olanak tanımıştı.  Yıllar geçti, Kemal Reis’in yanında yetişen, kayıtlı künyesi ile Ahmet ibn-i el-Hac Mehmet El Karamani, büyüdü, donanma kumandanı rütbesine kadar yükseldi.  O Haziran sabahı Gelibolu’daki evinin balkonundan Marmara’yı seyrederken guguk kuşunu dinleyen bu kumandan, yaygın adı ile Ahmet Muhyiddin Pîrî Bey, artık daha çok Pîrî Reis olarak tanınıyordu.  Kuşun sesi birden kesildi.  Arkadan iki çift kanat sesi duyuldu.  Reis gözlerini açtı, önde dişisi arkada erkeği bir çift kumrunun telaşla sahile doğru alçaldığını gördü.  Tam arkasını dönüp içeri girecekti ki, yine deniz tarafında kıyıdan elli metre kadar açıktan gelen ve sabah sessizliğini yırtan bir ses duydu.  İlk kez çocukluğunda Gelibolu kıyılarında tanık olduğu, daha sonraki yaşamında yakın ve uzak denizlerde yüzlerce, belki de birkaç bin kez, duyduğu bu ses her defasında olduğu gibi bir kez daha yüzüne bir gülümseme yayılmasına neden oldu.  Dört beş yunus oynaşarak, bir dalıp bir çıkarak, her çıkışlarında derin nefesler alarak Feneraltı kayalarının biraz açığından geçip gidiyordu.  Usta denizci uzaklaşan neşeli yaratıkları bir süre izledi sonra içeri girdi.

Yarım saat kadar sonra Reis uyku kıyafetini değiştirmiş, sade fakat değerli kumaştan günlük kaftanlarından birini giymiş, başında ev içinde kullandığı takkesi ile giriş katındaki mutfak bölümünden büyük çalışma odasına geçti.  Çorba kasesi hala elinde idi.  Öküz boynuzundan yapılma büyükçe kaşığı ile kasenin dibinde kalmış son paça çorbasını da toparlayıp ağzına götürdü.  Boşalan kaseyi ve kaşığı hemen arkasından gelen arap lalasına verirken lalanın uzattığı nemli peşkirle dudaklarını ve ellerini sildi, onu da yaşlı zenciye iade etti.  Ahmet Muhyiddin beş yaşına girdiğinde amcası Kemal Reis küçük yeğenine hizmet etmesi ve güncel yaşamla ilgili eğitimine yardımcı olması için İskenderiye’den getirmişti bu lalayı.  Artık yetmişli yaşlarına yaklaşan emektar hizmetkar eskisi kadar çevik olmasa da, Reis lalasını emekli etmemiş, sorumluluk ve yükümlülüklerini iyice azaltmakla beraber sürekli yanında tutmaya devam ediyordu.  Rüstem Lala çorba kasesini, kaşığı ve peşkiri mutfağa götürmek için uzaklaşırken Reis çalışma salonunun büyük penceresi önüne yerleştirilmiş geniş ve uzun tezgaha yöneldi.  Tezgahın hemen yanında dikine yerleştirilmiş iki büyük meşe fıçı duruyordu.  Her iki fıçının içi bir bir buçuk metre yüksekliğinde rulolarla doluydu. Tezgahın diğer kenarı üzerinde ise birkaç dikdörtgen ahşap kutu ile üç dört adet çini vazo dizilmişti.  Kutuların içinde değişik büyüklükte kilden hokkalar, onların da içinde farklı renkte mürekkepler, vazolarda ise değişik boy ve kalınlıkta fırçalar, divitler ve metal uçlu kalemler vardı.  Tezgahın arkasındaki büyük pencerenin ahşap pervazına çakılı çivilere asılı iki adet uzun metal cetvel iki üç tane de pergel göze çarpıyordu.  Tezgahın sol tarafına kenarları birer metreye yakın kare bir harita yayılmıştı.  Birkaç diğer harita da tezgahın pencere dibinde yarı açık yarı rulo edilmiş halde duruyordu.  Sol taraftaki haritanın üzeri şeffaf bir parşömen ile kaplı idi. Parşömen, sivriltilmiş  balina balenleri ile alttaki haritaya tutturulmuş, haritanın kenarında Latin harfleri ile yazılmış notlar görülüyordu.  Şeffaf parşömenin yüzeyi alttaki haritayı tekrarlayacak şekilde çini mürekkebi ile çizilmişti. Yaşlı amiral parşömene doğru biraz eğilerek çalışmayı uzun süre inceledi.  Bir ara durup sağ tarafdaki vazolardan birinden ince uçlu bir divit çekip hokkalardan birine batırdı.  Arkadan, divitin ucundaki kırmızı mürekkeple parşömendeki çizim üzerinde ufak bir düzeltme yaptı. Doğruldu ve önündeki haritayı ve üzerindeki kopyasını tekrar uzun süre süzdü.  Daha sonra tezgahın sağ tarafına yayılmış diğer parşömenin önüne geçti.  Bu, sol taraftaki haritanın üzerine tutturulmuş olan gibi saydam değildi.  Parmaklarını hafifçe bu parşömenin üzerinde gezdirdi.  Yunus balıklarının ardından bakarken beliren gülümsemeye benzer bir ifade tekrar yüzüne yayıldı.  Parmaklarının üzerinde gezdiği malzeme o dönemde üretilen en üstün kalite parşömendi.  Bu parşömen tabakasını, Konstantiniye’nin düşmesinden sonra şehirde kalıp Fatih Sultan Mehmet Han’ın teşviki ile zanaatlerini sürdürmeye devam eden Rum ustalar sayesinde dünyanın en kaliteli parşömen üretim merkezlerinden biri haline gelen İstanbul’dan getirtmişti.  Reis, İskenderiye ve Kahire’de de parşömen üreten ustaları izlemiş, onların oğlak derilerini nasıl kirece yatırıp beklettiklerini sonra yıkayıp metal sıyırgılarla tüylerini temizlediklerini, arkadan tekrar akan su duruluncaya kadar deriyi defalarca yıkadıklarını, en son olarak da yuvarlak çerçeveler içine davul gibi gerdikten sonra kuruttuklarını, bu kurutma işlemi sırasında zaman zaman derinin nispeten kalın kalmış bölgelerini ıslatarak ve o bölgeleri daha da gererek bütün derinin eş kalınlığa gelmesini, sonunda bu yöntemle yeknesak kalınlıkta açık renkli parşömen elde ettiklerini görmüştü.  Ancak, İstanbul’dan getirttiği bu parşömen, Sudan’dan İstanbul’a salamura içinde getirilmiş ham Gazal derisinin işlenmesi ile üretilmişti ve daha üstün dayanıklılığı, daha düzgün yüzeyi ve mürekkebi hiç dağıtmaması nedeni ile çok daha kaliteli idi.  Piri Reis, dünyanın dört bir yanından topladığı eski haritalardan yararlanarak ortaya çıkaracağı dünya haritasının bu uzun ömürlü üstün malzeme sayesinde çok sonraki kuşaklara kadar ulaşmasını istiyordu.   Önünde duran gazal derisinden üretilmiş parşömenin üzerinde, geliştirdiği dünya haritasının bir kısmı belirmeye başlamıştı bile.  Pencere pervazına asılı metal cetvellerden birini ve hemen onun yanındaki pergeli yerlerinden indirdi.  Cetvelin bir ucunu, haritanın tamamlanmış kısmında olan Cebel-i Tarık boğazının ağzına, diğer ucunu da Atlas Okyonusun ortalarında bir yere isabet eden, yine önceden çizimine başlamış olduğu pusula gülünün ortasına koydu.  Sonra pergeli alıp sivri ucunu pusula gülünün ortasına sapladı ve ince bir grafit parçası takılı olan diğer ucu ile Lizbon’dan geçen bir yay çizdi.  Sonra cetvel ve pergeli tezgahın yanına bırakıp tekrar sol taraftaki harita ve onun üzerine tutturulmuş şeffaf parşömene geçti.  Derin bir nefes aldı ve parşömeni alttaki haritaya sabitleyen belenleri teker teker ve dikkatlice sökmeye başladı.  Otuz kadar balenin tamamı yerinden çıktıktan sonra serbest kalan parşömeni yavaşça kaldırdı ve sağ taraftaki, gazal derisinden üretilmiş esas haritanın üzerine getirdi.  Şeffaf parşömenin üzerinde de bir pusula gülü bulunuyordu.  Her iki gülü üst üste getirdi. Kenara bıraktığı sivri balenlerin en sağlamlarından birini alarak pusula güllerinin ortasına sapladı.  Daha sonra üstteki şeffaf parşömeni sapladığı balenin oluşturduğu eksen etrafında döndürerek üsteki pusula gülünün doğu-kuzey-doğu yönündeki ucundan çıkan ince çizgiyi Lizbon’un üzerine getidi ve durdu.  Bir sağlam balen daha alıp bu kez şeffaf parşömenin sağ kenarına saplayarak iki tabakayı sabitledi.  Arkadan, beş altı balen daha kullanarak biri şeffaf diğeri gazal derisinden olan iki parşömen tabakasının hiç oynamayacak şekilde birbirlerine bağlanmalarını sağladı.  Tezgahın solundaki harita, Piri Reis’in Akdeniz’deki seferlerinden birinde amcası ile ele geçirdikleri ticari bir İspanyol gemisinde bulduğu eski bir harita idi.  İspanyol kaptan, Ahmet Kaptan’ın yağmada insaflı davranması karşılığında bu haritayı Türk kaptanlara vermişti.  Piri Reis’in, dünya haritasını tamamlamak için kullandığı yirmi adet, daha dar kapsamlı haritalardan biri olan bu haritanın köşesinde müellifinin imzası, Latin harfleri ile ‘Xpo-Ferens’ olarak okunuyordu. Bu, Kristof Kolomb’un imzası idi.  Böylelikle, Kolomb’un haritasındaki Afrika’nın batı kıyısı ile ilgili ayrıntılar, Piri Reis’in derlediği, gazal derisinden parşömen üzerine çizdiği dünya haritasının üzerine aktarılarak gereken yere oturmuş oldu.  Reis, daha sonraki günlerde, sivri balenleri ile şeffaf parşömen üzerindeki çizimi, çizimi oluşturan çizgiler boyunca bitişik noktalardan delerek alttaki gazal derisi parşömeni işaretliyecek, bu işlem de bittikten sonra binlerce balen deliğinden oluşan alttaki harita taslağını mürekkepliyerek nihai haritasını elde edecekti.

Piri Reis bu yöntemle çalışmaya devam ederek Hicri 919 yılının Muharrem ayında (1513) dünya haritasını bitirdi. 1517’de de Sultan I. Selim’e sundu.  Bu büyük denizci ve dünya çapında başarılı kartograf, seksen yaşını devirdikten sonra Basra Körfezi’ndeki Hürmüz kentinin kuşatılmasında düştüğü bir hata nedeni ile Kanuni Sultan Süleyman’ın hışmına uğradı ve bir mahkeme önünde kendisini savunma hakkı bile tanınmadan boynu vurularak yaşamına son verildi.  Osmanlı İmparatorluğu’nun göğsümüzü gururla kabartan sayısız şanlı hikayesinin yanında, bu hadise de hatırladıkça başımızı utançla eğmemize neden olan olaylardan biri olarak tarihimize kaydoldu.
Cihan Koru
(Bu öyküm Gelibolu Rüzgarı dergisinin Haziran 2016 sayısında yayınlandı.)



Wednesday, May 11, 2016

Constantinople, the Capital of the Roman Empire

You know that when you are in #Istanbul, you are visiting the capital of the Roman Empire. Or, don’t you know? Yes, Constantinople (present day Istanbul) was the capital of the entire Roman Empire between 330 to 1453.

A very rich resource for research on Byzantine history is the library of the American Research Institute in Turkey (ARIT) located at Arnavutköy in Istanbul. Much of the material available at this library can be accessed at http://ccat.sas.upenn.edu/ARIT/Library.html.  ARIT’s web site is at http://ccat.sas.upenn.edu/ARIT/IstanbulCenter.html.