Sunday, April 24, 2016

"TANRI YARDIMCIMIZ OLSUN"

24 Nisan 2015



Gelibolu’nun yaklaşık 65 kilometre güneybatısında, 1912’ye kadar Osmanlı yönetiminde kalmış bir Ege adası; Limni. Havanın açık olduğu günlerde kıyılarından bakıldığında Kuzeyde Semandirek adasını, Gökçeada’yı ve Gelibolu’nun güney ucunu, kuzeybatıda ise Bozcaada ve hemen arkasında Anadolu’nun en batı uzantısı Kazdağları’nı görmek mümkün. Tarih içinde üzerinde yaşamış medeniyetlerin izlerini hala taşıyan ada, bölgenin mitolojisinde de önemli bir yere sahip. Daha çok, tanrılar arasında geçen savaşlar nedeni ile tanınıyor. Efsaneye göre baş tanrı Zeus, karısı Hera ile kavga ederken, oğlu Hephaistos annesinin tarafını tutmuş, buna kızan Zeus da oğlanı Olimpus dağının tepesinden savurup Limni adasına fırlatmış. Limni’de kayalara çarpan Hephaistos’un iki ayağı sakat kalmış. Hephaistos, daha sonra diğer tanrılar ve kahramanlar için demirden silahlar ve zırhlar üreten ateşler tanrısı oldu.

Mitolojide yukarıda sözünü ettiğim hikayelerle tanınan Limni, 1915 yılının Nisan ayına geldiğimizde, daha başka bir nedenle tekrar ünlendi. O yılın 18 Mart’ında Çanakkale Boğazı’nın girişinde Osmanlı topçuları karşısında acı bir yenilgi yaşamış olan Müttefik Kuvvetleri, donanmalarını Limni adasının Mondros limanına geri çektiler ve bir taraftan bu beklenmedik yenilginin şaşkınlığını atmaya çalışırken bir taraftan da Osmanlı topraklarına tekrar saldırmak üzere hazırlanmaya başladılar.

24 Nisan 1915 günü, Büyük Biritanya’nın kara kuvvetleri ve onları çıkarma noktalarına taşıyacak olan askeri ve sivil gemilerde ve kıyıdaki geçici barınaklarda toplanmış olan Avustralya, Britanya, Yeni Zelanda, Kanada, Fransa, Hindistan ve Mısır’dan gelen onbinlerce asker harekat gününü bekliyor. O akşam güneş batarken, İngiliz donanmasına bağlı onlarca savaş gemisi ve bir o kadar da sivil nakliye teknesi Limni’nin Mondros limanından demir alarak kuzey Ege’ye açılıyor. Hedefin Gelibolu yarımadasının kuzey batı kıyısındaki Kabatepe ve civarı olduğunu sadece bir avuç yüksek rütbeli zabitan biliyor. Bu etkileyici armadanın bir parçası olan ‘Californian’ adlı nakliye gemisi Avustralya Imparatorluk Kuvvetlerinin 4üncü Sahra Sıhhıye ve 15inci Dekovil İşletme Taburunu taşıyor. Gemide, normal hayvan taşıma kapasitesi olan 500 at yanında, normal insan taşıma kapasitesi 70 iken 500 asker var. Bu askerler, Avustralya’dan geliyorlar ve her biri orduya gönüllü olarak katılmış. Hatta aralarında, bu savaşçılara katılabilmek için türlü hilelerle yaşlarını büyütmüş onsekiz yaşının altında delikanlılar bile var. Bu gönüllü askerler arasında bulunan 28 yaşındaki 2063 yaka numaralı İstihkam Başçavuşu William Dalton Lycett, geminin güvertesinden kaptan köşküne çıkan merdivenin kuytusunda, merdivenin alt başını aydınlatan lambanın altında otururuyor. Lycett, memleketi Melbourne’dan ayrılalı tam tamına dört ay olduğunu düşünüyor. Parkasının iç cebinden günlüğünü çıkartıyor ve ülkesinden ayrıldığından beri hemen her akşam yaptığı gibi o gün yaşadıklarını, güverte lambasının soluk ışığı altında, kaydetmeye başlıyor.


“24 Nisan 1915.   Dün, 18 Mart’da Çanakkale boğazında batan ‘Ocean’ ve ‘Irresistable’ zırhlılarından kurtulan yirmi kadar İngiliz deniz eri, bizleri gemilerden kıyıya kadar taşıyacak tonbaz tekneleri kullanmak üzere birliğe katıldılar.  Bu sabah 05:30’da kalk borusu çaldı. Limni’den kruvazörler ve diğer nakliye gemileri ile beraber ayrıldık. ‘Queen Elizabeth’ ile diğer altı kruvazörün yanlarında yedi destroyerle beraber limandan çıkışları görülmesi gereken ve unutulmayacak bir manzara idi. Bu satırları akşam 22:30 civarında yazıyorum. Komutan, bir saate kadar çıkarma bölgesine ulaşacağımızı söyledi….  Tanrı yardımcımız olsun.”


Aynı saatlerde Gelibolu yarımadasında ve Çanakkale Boğazı’nın Anadolu yakasında, Türk kuvvetleri düşmanın olası saldırısına karşı tetikte bekliyor. Saldırının nereden geleceği hala belli olmadığından ve bir çıkarma harekatı için hiç uygun olmayan bir kıyı şeridi özelliğinden dolayı Arıburnu sırtlarını çok az sayıda asker tutuyor. İşte tam da bu bölgede, Gelibolu yarımadasının Ege Denizi'ne bakan batı kıyısında, Kabatepe ile Küçükkemikli burnu arasındaki 10 kilometreye yakın sahil şeridini savunma ile görevlendirilmiş Türk birlikleri özellikle tedirgin. Saldırı belki bu gece, belki önümüzdeki hafta içinde her hangi bir akşam başlayabilir.

O gece, 5inci Osmanlı Ordusu, 3üncü Kolordu, 9uncu Tümen, 27nci Alay, 2nci Tabur, 4üncü Bölükte görevli Yüzbaşı Faik Bey, Kabatepe’nin 13 km kadar kuzeyinde Arıburnu sırtlarında görevli. Hava gündüzleri oldukça ılık olmakla beraber güneş battıktan sonra ortalık bayağı serinliyor. Ayrıca, iki gündür süren şiddetli rüzgar da geceyi olduğundan daha soğuk hissettitiyor. Yüzbaşı, karargah başçavuşu ile sahile hakim tepelerden birinde önünde uzanan karanlık denizi izliyor. Tümen komutanı, gönderdiği son emir ile, gözetleme postalarının sahilin hemen yüz metre gerisinde yükselmeye başlayan tepelerde yerleştirilmesini istemiş. Sık fundalıklarla kaplı yamaçta gözcü neferler ellişer metre aralı bir hat boyunca dizilmişler. Yüzbaşı, sağ tarafında uzanan hafif düzlüğün diğer ucundaki gözcülerden birinin yanık bir Anadolu türküsü tutturduğunu duyuyor. Nöbette türkü çığırmak, normal zamanda yüzbaşının hoş göreceği bir şey değil. Ama karanlığın içinden kulağına kadar erişen ezginin kendi yüreğini de kabarttığını hissediyor. Rüzgar hafiflemeye başlamış olmakla beraber, gecenin ayazı hala ısırıyor. Çankırılı gözcü er Hamza, parkasının yakasını kaldırmış türküsüne devam ediyor.



Cezayirdir koçyiğidin vatanı yar yar heeey,                                                   

Aramazlar gurbet elde yiteni yar yar hey, yiteniii…

Ak gülün üstüne güller biter miii?

Ağla anam ayrılığın günüdür, canlar hey heeey, Cezayiiir Cezayiiir…

Babuna da deli gönül babunaa, yar yar heeey..

Koç yiğitler sığmaz oldu kabına yar yar hey, kabınaaaa….

Gider oldum yarenlerim darıldı yar yar,

Gitme deyi yar boynuma sarıldı, yar yar aman, sarıldııı,

Bizim kısmet yad ellere verildi,

Kısmetimi veren Hüda kerimdir, canlar hey heey,  Cezayiir Cezayiir. 

Eğer anam öldüğümü duyarsa, yar yar amaan,

Top top edip saçlarını yolarsaaa, yar yar heey, yolarsaa,

‘Benim oğlum nerde’ diye sorarsaa,

‘O arkadan geliyor’ deyiverin, canlar hey heeey, Cezayiiir, Cezayiiir..

Yüzbaşı Faik Bey dürbünü ile gittikçe sakinleşen Ege Denizi’nin karanlık ufkunu tararken yakınındaki başçavuşun duyabileceği şekilde mırıldanıyor; “Tanrı yardımcımız olsun”…..

Cihan Koru

Saturday, April 23, 2016


GERGİN BEKLEYİŞ (23 Nisan 1915)


18 Mart’ta Çanakkale Boğazı’nın girişinde acı bir yenilgi tatmış olan Müttefik Kuvvetleri donanmalarını geri çekmişler ve bir taraftan yaralarını yalarken bir taraftan da Osmanlı mülküne tekrar saldırmak üzere hazırlıklarına devam ediyorlar. Büyük Biritanya’nın kara kuvvetleri ve onları Gelibolu’ya taşıyacak olan askeri ve sivil gemiler Limni Adası’nın Mondoros Limanı’nda toplanmış bekliyor.

Buna karşılık, Türk kuvvetleri de düşmanın olası saldırısına karşı savunmaya hazırlanıyor. İngiliz donanmasının Limni Adasın'da büyük bir hazırlık içinde olduğu biliniyor. Düşmanın saldıracağı kesin. Ancak, saldırının nereden geleceği, dolayısı ile sınırlı sayıdaki birliklerin nerede konuşlandırılması konusunda Osmanlı ordusunun üst düzey komutanları arasında görüş ayrılığı var. Çanakkale Boğazı ve Gelibolu Yarımadası’nın savunması ile görevli 5inci Ordu’nun başındaki Mareşal Otto Liman von Sanders, Müttefik kuvvetlerinin Saros körfezinin sonuna kadar ilerleyip, çıkartmaya oldukça uygun olan Bolayır, Kavak ve Kocadere köylerinin sahillerinden yükleneceklerini düşünüyor. Bu nedenle, Ecabat yakınında ihtiyat gücü olarak konuşlanmış olan 57nci piyade alayının sözkonusu bölgeye çekilmesini istiyor. 57nci alayın bağlı olduğu 19uncu fırkanın başında ise Yarbay Mustafa Kemal var. Mustafa Kemal, İngilizler’in boğazı daha kolay kontrol edebilme amacı ile hemen hemen Gelibolu yarımadasının tamamına hakim bir yükseklikte olan Kireç (Alçı) Tepe’yi hedef alacaklarını, bu nedenle Anafartalar köyü yakınlarında karaya çıkmak isteyeceklerini tahmin ediyor. Bu nedenle çeşitli bahaneler uydurarak 57nci alayı Ecabat yakınındaki Bigalı köyünde tutuyor.

Gelibolu yarımadasının Ege Denizi'ne bakan batı kıyısında, Kabatepe ile Küçükkemikli burnu arasındaki 10 kilometreye yakın sahil şeridini savunma ile görevlendirilmiş Türk birliklerinde de gergin bir bekleyiş var. Saldırı belki bu gece, belki önümüzdeki hafta içinde her hangi bir akşam başlayabilir. Gelibolu yarımadasındaki Türk birlikleri sıkıntılı fakat tetikte bekliyor.

Cihan Koru

 

Sunday, April 17, 2016

IT IS ALL FOR THE BIRDS

Istanbul’s newest bird observation tower erected by the Ministry of Forest and Water Management has started attracting birdwatchers and wildlife photographers.  Located on one of the hills on the European side of the Black Sea entrance of the Bosphorus, the tower presents an excellent vantage point to watch migrating birds on their semiannual journey from one continent to the other.

Below, a bird photographer aims at a winged migrating traveler.

 

Neither the photographers nor the watchers of birds want to miss this event. 
 
The access to the tower is free.  They even lend you binoculars, free of charge.
 

Monday, March 7, 2016

SAROZ'DA SAKİN BİR GECE


Güneş batalı iki saat oldu.  1913 yılının bu ılık Mayıs gecesinde Saroz Körfezi alabildiğine sakin.  Denizin sessizliği, sanırsın Ağustos böceklerini daha da yüreklendirip daha üst perdeden çığırtmalarına neden oluyor.  Suyun dalga bile sayılmayacak yaylanması sahili yaladıkça minik çakılların hışırtısı duyuluyor.  Limnili dokuz Rum balıkçı Baklaburnu’nun batı kıyısındaki elli altmış adımlık daracık kumsalın ucundaki mağaranın kuytusuna sokulmuşlar alçak sesle konuşuyorlar. 

Tuzlu deniz suyu ile çevrili bu oldukça çorak yarımadanın ucundaki ufacık mağarada bir tatlı su pınarının bulunması Gelibolulu Rum ahaliye göre bir mucize sayılıyor.  Eskiden beri burası bir ayazma olarak kabul edilir, Hamsin ve Paskalya yortularında Rumlar’ın büyük bir bölümü burayı ziyaret eder, piknik yapar ve dileklerde bulunurdu.

Limnili balıkçılar zaman zaman konuşmalarını kesip burnun bir kaç yüz metre açığından geçen yunusların su yüzüne çıktıklarında nefes alma seslerini dinliyorlar.  Ayın doğmasına daha bir saatten fazla var. Balıkçılar bu gece Baklaburnu’na balık tutmaya gelmediler.  Biraz daha tehlikeli ama çok daha karlı bir iş yapmaya niyetliler.  Bu gece onlar birer korsan.  Ay doğarken, kayıkları ile burnun kuzey tarfında uzanan kumsala çıkıp oraya getirilmiş olan koyunları kaçıracaklar. 

Plana göre, Gelibolulu ihtiyar Yorgo’nun öksüz torunu Stelyo herşeyi ayarlayacak. İbrahim Mazhar Bey’in çiftliğinde çalışan çobanları iyi tanıyan Rum delikanlı Stelyo, çobanlara Baklaburnu kumsalında bir alem yapmayı önerecek, bedeva şarap ve Stelyo’nun getireceğini söyleyeceği Kıpti çengileri duyan çobanlar da, dünden razı, yüzlerce koyunluk sürüyü kumsalın yakınına getirecek.  Gece ilerleyip çobanlar içki ve eğlencenin etkisi ile sızınca, korsanlar gizlendikleri yerden çıkıp getirdikleri üç sandalla burnu dolanacak, kuzey tarafdaki kumsala çıkacak, orada bulunan koyunları kucaklayıp kucaklayıp sandallara atacaklar.  Daha sonra da, kürek çekerek kıyıdan beş altıyüz metre açıkta bekleyen takalara ulaşılacak, bucurgatlı ağlarla koyunlar sandallardan yüklenip takalara aktarılacak ve korsanlar çalıntı hamuleleri ile Limni’ye kaçacaklar.

Planın hayata geçirilmesinde kilit kişi olan Stelyo, on dokuz yaşında Gelibolulu bir Rum delikanlı. İmbroz doğumlu olup otuz yıl önce Gelibolu’ya gelmiş, eski şarap ustası dedesi Yorgo ile Hamzakoy yakınındaki kulübede yaşıyor. Çocukluğu İbrahim Mazhar Bey’in Gelibolu’daki konağında, mahalle çeşmesinden su getirme, arada sırada çarşıya öteberi almaya gönderilme gibi ayak işlerinde çalışarak geçmiş.  Konak sakinleri onu sever ve korur, Mazhar Bey’in en büyük oğlu Hamdi ile çok iyi anlaşır sürekli kuş avına giderlerdi.  Güz geldiğinde, Gelibolu’nun artık çok azalan Rum ahalisinin en yaşlılarından olan dedesi ile Mazhar Bey’in Saroz kıyısındaki bağlarındaki işçilere katılır bağ bozumunda çalışırdı.  Bey, Yorgo ile torununun ücretini hasat ettikleri üzümlerin bir kısmını kendilerine vererek öderdi.  Yorgo da bu kara üzümlerden şarap yapardı.  İyi de, Rum olmakla beraber Müslüman dostu olan Stelyo bu korsanlık işine nasıl bulaştı?

Önce, o sırada ülkeye hakim politik durumu hatırlamak lazım.  O günlerde, Birinci Balkan Harbi biteli bir yıldan biraz fazla olmuş.  Bir zamanlar Gelibolu nüfusunun büyük bir bölümünü oluşturan Rumlar’ın pek çoğu İttihad ve Terakki’nin teşvik ettiği yerel baskılardan bunalıp doğup büyüdükleri ve vatan bildikleri toprakları terk edip Yunanistan’a göçmüş.  Balkan Savaşı sonrası Makedonya’yı nasıl kaybettik ise, Trakya’yı, hatta Batı Anadolu’yu da  gayrımüslim ahalinin ayaklanması sonucu kaybedebileceğimizden korkuluyor, bu nedenle gayrı resmi de olsa, azınlıklar üzerinde baskı uygulanıyor.  Sonunda, yerleşik Rum, Yahudi ve Ermeniler’in çok büyük bir bölümü ülkeyi terk etmiş.  Buna karşılık, bir taraftan Osmanlı’nın eski gücünü yitirmiş olmasını fırsat bilen, bir taraftan da Balkanlar’daki bağımsızlık hareketlerinin rüzgarını arkasına alan ayrılıkçı örgütler kurulmaya ve hareketlenmeya başlamış.  Bu sıkıntılar yetmiyormuş gibi, Osmanlı’nın kontrolünün zayıfladığı Ege Adaları ve Batı Trakyadaki azınlık kökenli bir takım fırsatçılar da ülkenin yerel kolluk güçlerinin başını ağrımaya başlamışlar. 

Şimdi de anlattığımız olaydan iki hafta önce Gelibolu’da kurulmuş panayıra gitmemiz gerekiyor.  O yıllarda, bu gün (2016) Pazar Yeri olarak anılan mevkide, geniş bir açık alan bulunuyordu ve yazın bir kaç kez burada Gelibolu Panayırı kurulurdu.  O gün Stelyo, gönlünü kaptırdığı Bolayırlı Fatma ile karşılaşma umudu ile panayıra gelmişti.  Her ne kadar o yıllarda Müslüman kadınlar evlerinden çıkıp çarşıda pazarda pek dolaşmazlardı ama  Fatma, o sıralarda yeni yeni gelmeye başlayan göçmen ailelerden birinin kızı idi.  Babası zaten Drama’dan yola çıkmadan ölmüş, ağabeyleri de Balkan savaşından dönememişlerdi.  Anası hasta olduğundan iki küçük kardeşine bakabilmek için evde yaptıkları pekmez, tulum peyniri ve ekşimikleri panayır olduğunda komşularının öküz arabasına yükler Gelibolu’ya inerdi.  Stelyo, Fatma’yı ilk gördüğünde, baş örtüsünün altından taşan mısır pükülü sarı saçlarına ve zümrüt gözlerine vurulmuştu. Fatma ve ürünlerini getiren öküz arabası hamamın üstündeki yan sokakta durur, sokağın ağzına da Fatma’nın komşusu Rüstem Aga’nın tezgahı kurulurdu.  Fatmacık da o tezgahın en ucunda iki üç karışlık bir bölmeye kendi mallarını dizer müşteri beklerdi. 

 
Stelyo hamama doğru ilerlerken bir el arkadan omzuna dokundu.  Arkasına döndüğünde çoktandır görmediği çocukluk arkadaşı Mavra’yı gördü.  “Ya su vre Stelyo”.  Stelyo, biraz şaşkın, “Ya su vre Mavra.. Nerden çıktın vre?”.  “Limni’ye amcamların yanına göçtük ya, orada yaşıyoruz artık”.  Mavra, Stelyo’yu kolundan kavrayıp kalabalıktan uzakça bir köşeye çekti.  “Bana bak Stelyo, fazla vaktim yok, onun için dikkatli dinleyesin”.  Sonra devam etti, “Kaptan Kara Yannis’i hatırlarsın?”  Stelyo, Yannis’i hatırladı.  Beş altı yıl önceye kadar dedesine lakerdalık torik getiridi.  Nedense dedesi Yannis’den pek haz etmezdi.  “Kaptan artık balıkçılık yapmıyor.  Kavala ve Komitini’nin kıyı köylerinden koyun topluyor.  Müslüman köylerinden.” diye anlattı Mavra ve devam etti, “Anlarsın ya, beş para vermeden”.  Stelyo lafın nereye geleceğini merak etmeye başladı.  Mavra fazla uzatmadı ve Kara Yannis’in iki hafta sonra iki üç kayık ve tayfaları ile Baklaburnu kumsalına gelip İbrahim Mazhar Bey’in koyunlarını kaçıracağını, Stelyo’nun Mazhar Bey’in çobanlarını iyi tanıdığını bildiğini, çobanları kandırıp sürüyü kumsala getirmesini istediğini anlattı.  Stelyo itiraz edecek oldu ancak Mavra, Yannis’in bu işi çok iyi planladığını, Stelyo’nun Bolayırlı Fatma’ya olan zaafını da öğrendiğini, isteneni yapmaz ise bir yolunu bulup kıza zarar vereceğini söyledi. Mavra, planın ayrıntılarını görüşmek üzere Limnili iki balıkçı ile bir hafta sonra tekrar geleceğini bildirip Stelyo’nun iyi düşünmesini tembih etti ve kalabalığa karışıp uzaklaştı.

O akşam ihtiyar Yorgo torununun şaşkın, çaresiz ve ümitsiz durumunu hemen sezdi ve biraz sıkıştırınca durumu öğrendi.  “Vre nankör köpekler” diye öfkelendi yaşlı adam. Sonra, Stelyo’yu karşısına oturtup anlatmaya başladı.  “Barbarossa Hayrettin’i bilirsin değil mi?  İşte, bir gün Barbarossa Sultan Süleyman’ın donanmasının başında seferden dönüyor.  Yanında, Fransa’nın güneyinden getirdiği yeni gözdesi Kalyopi var.  Donanma Çanakkale boğazına yaklaşırken aniden yaman bir fırtına kopuyor ve İmbroz’un korunaklı koylarından birine sığınmak zorunda kalıyor. Bu sırada güzel Kalyopi hastalanıp ölüyor.  Barbarossa Paşa cenazeyi adaya çıkarttırıyor ve adalılardan sevdiği kadının Hristiyan dininin gereklerine uygun bir şekilde defnedilmesini istiyor.  Adanın Rum ahalisi sürmekte olan berbat fırtınaya ragmen Kalyopi için görkemli bir cenaze düzenliyorlar.  Gösterilen ilgiden çok memnun kalan kaptan paşa İstanbul’a vardığında olayları padişaha anlatıyor.  Süleyman da, çok değer verdiği kaptanpaşasını bu denli sevindiren ada halkını ödüllendirmek için adanın büyük bir bölümünün topraklarını ‘padişah tapusu’ ile İmbrozlular’a dağıtıyor.”  Yorgo durdu ve kendisini dikkatle dinleyen torununa baktı.  Sonra devam etti, “İşte İmbroz’da bana babamdan, ona da atalarından kalan bağlar o padişah tapulu topraklardandır.  Kuşaklarca o bağları dilediğimiz gibi işledik, şarabımızı yaptık ve sattık, ailemizi refah içinde yaşattık.  İnançlarımız farklı olduğu ve idare kendilerinde olduğu halde Müslüman komşularımızdan baskı görmedik.  Gelibolu’ya göçtükten sonra da yine bir Türk ve Müslüman beyin himayesinde yaşadık.  Ondandır ki, beyin mallarına bizim soyumuzdan birinden bir zarar gelmeyecek”.  Yorgo bunları söyledikten sonra Stelyo’ya ne yapacağını uzun uzun ve ayrıntılı olarak anlattı.

Şimdi tekrar öykünün başladığı geceye dönelim.  Korsanlar, planladıkları gibi ay yükselmeye başlayınca kayıklarına geçip Baklaburnu’nu kuzeydoğuya doğru dolanmak üzere küreklere asıldılar.  Tam burnun açığına gelip kumsala doğru yöneleceklerdi ki burundaki kayaların üzerinden birisinin ıslık çalarak ve bağırarak kendilerine seslendiğini duydular.  Yavaşlayıp buruna yaklaştılar.  Ay ışığında ancak seçilebilen kişi Rumca seslendi; “Vre barba Yannis,  ben Stelyo.. Vre iş bozuldu.  Çobanlardan biri boşboğazlık etmiş, Jandarma haber almış.  Koyunların arasına yatmışlar sizi baklerler… Varın tez dönün.  Pusuya gidersiniz”. 

Kara Yannis öfkelendi.  Ancak hemen dönmeyip iki kayığı burunda bekletirken diğerini kumsala doğru gönderdi.  Ay deniz yüzeyini iyice aydınlatmaya başlamıştı.  Kayık kumsala yüz metre yaklaştığında kıyının hemen gerisindeki kovalıktan bir düdük sesi duyuldu ve anında beş altı yerden mavzer atışı başladı.  Limnili korsanlar derhal dönüp uzaklaşmaya başladılar.  On dakika kadar sonra kıyıdan bakıldığında, üç kayığın da yarım mil açıkta bekleyen büyücek bir balıkçı takasına ulaştığı, kayıkların yedeğe alındığı ve takanın yaşlı motorunu zorlayarak tam yol körfezin dışına doğru açılmaya başladığı seçilebiliyordu.

Korsanlar, gece vakti Baklaburnu’nun ucuna kadar gelip kendilerini jandarma pususundan haberdar eden Stelyo’ya karşı minnettar kaldılar.  İhtiyar Yorgo, olay gecesinden önce Stelyo’yu jandarmaya göndermiş ve korsanların planını anlattırmıştı.  Jandarma komutanı da daha sonra olanları İbrahim Mazhar Bey’e aktardı.  Bey, Yorgo’yu konağına çağırdı.  O gece iki yüz kadar koyununu kurtaran, yaşlı ve emektar Rum’un torununu ödüllendirmek istiyordu.  Yorgo bu fırsatı da kaçırmadı ve beye Stelyo’nun Bolayırlı Fatma’ya olan sevdasından söz etti.  Bey, iki ayrı cemaatten olan bu gençlerin bir araya gelmesinin zor fakat imkansız olmadığını düşünerek, Fatma’nın Bolayır’daki evine kadar gitti ve genç kızı hasta annesinden istedi.  Stelyo’nun kıza din değiştirme konusunda baskı yapmayacağına kefil oldu.  Hasta kadını da Gelibolu’ya aldırıp daha iyi bakılmasını sağladı.  İbrahim Mazhar Bey’in koyunlarının kurtulduğu geceden bir ay sonra Fatma ile Stelyo’nun düğünü oldu.  Mazhar Bey’in konağının bahçesinde yapılan düğüne gelen çok sayıda Müslüman konuğun yanında Gelibolu’da kalan çok az sayıdaki Rumlar’ın da hemen hepsi katıldı.

(Bu öyküm, Gelibolu Rüzgarı dergisinin Mart 2016 sayısında yayınlandı).

Thursday, December 10, 2015

Buharla Gelen Padişah

Günümüzden 184 yıl önce İstanbul limanını gözünüzde canlandırabilir misiniz? 22 Zilhicce 1246, yani hicri takvim ile 3 Haziran 1831 tarihindeyiz. Bilindiği gibi, Kurban Bayramı’nın içinde olduğu aya Zilhicce ayı denir, hicri-kamerî ayların 12’ncisidir. Her senenin Kurban Bayramı’ndan önceki ilk dokuz günü ve Kurban bayramının ilk günü olmak üzere tam on gün ‘leyâli-i aşere’, yani ‘on mübarek gece’dir. Bu hesapla, o yılki Kurban Bayramı, hayâl ettiğimiz günden dokuz gün önce bitmiş oluyor. İstanbul’da baharın simgesi olan erguvanlar o yıl da bayrama kadar dayanamamış. Bayramı, gelişerek pembe çiçeklerini örten yeşil yaprakları ile karşılamışlar. Gelecek yıl İstanbul, Kurban Bayramı’nı erguvan cümbüşü ile karşılayacağı kesin ama, şu sırada artık erguvanlardan eser yok. O gün, her ne kadar İstanbul boğazının girişindeki yamaçlarda erguvan ağaçlarının gösterisi sona ermiş olsa da, liman ve çevresinde olağanüstü bir hareketlilik var. Galata ile Sarayburnu arasında, Haliç’in girişinde, Salacak önlerinde, Ortaköy’den Tophane’ye kadar olan rıhtım açıklarında yüzlerce irili ufaklı tekne toplanmış. Bütün bu yelkenlilerin arasında bir tanesi var ki, diğer büyük teknelerin arasında ilk bakışta hemen dikkat çekiyor. O zamanların deyimi ile, bu ‘yüzen kale’, Osmanlı donanmasının amiral gemisi Mahmudiye Kalyonu’dur ve o gün Beşiktaş önlerinde, Kaptan-I Derya Barbaros Hayrettin Paşa Türbesi’ne karşı demirlemişti. Üç direkli, üç güverteli ve 128 topu bulunan bu gemi, Sultan IInci Mahmut’un isteği üzerine gemi mühendisi Mehmet Kalfa tarafından Kasımpaşa Tersanesi’nde 1829 yılında yapılmıştı. Padişah, bu gemiyi, 1827 yılında Osmanlı donanmasının Navarin’de uğradığı bozgun sonunda halkın bozulan moralini tekrar yükseltmek için inşa ettirmişti. Padişah, bu muradına büyük ölçüde erişti. Ortaya çıkan bu görkemli sefine, yapıldığı dönem için dünyanın en büyük savaş gemisi idi ve uzun yıllar bu ünvanını korudu. Pruvasındaki kükreyen aslan figürü, özel günlerde üç direğinden her birinin tepesine çekilen büyük boy bayraklar ve en arkadaki direğinden dümen bölümüne sarkıtılan halata toka edilen 15 metre boyundaki al yıldızlı muhteşem sancak, gerçekten de Osmanlı halkının göğsünü gururla kabarmayı başarıyordu.

Mahmudiye Kalyonu

Ancak, Mahmudiye’nin bütün bu çalım ve görkemine karşın, Cihangir, Teşvikiye, Yıldız, Üsküdar, Salacak yamaçlarını ve sahilleri doldurmuş ahalinin merak ve dikkatinin odağı başka bir tekne idi. Bu, limandaki diğer gemilerden farklı görünüşlü, çoğu İstanbullu’nun daha önce görmediği türden bir sefine idi. Pruva direğinde yelken donanımı bulunduğu halde, toka edilmiş yelkeni olmayan bu zarif tekneyi diğerlerinden ayıran iki belirgin özelliği vardı. Biri, gövdesinden yükselen uzun bir bacasının olması, diğeri de her iki yanında, su değirmenlerinde görülen su dolaplarını andıran birer çark bulunması idi. Bu, yandan çarklı bir buharlı vapurdu. 1826 yılında İngiltere’de inşa edilmiş olan bu gemi, iki yaşında iken IInci Mahmut tarafından İngilizler’den satın alınmış ve Swift olan orijinal adı, Osmanlı devletinin malı olunca Sürat olarak değiştirilmişti. Buharla çalıştığı için halk arasında ‘Buğ gemisi’ olarak anılmakta ve zerafeti nedeni ile İstanbullular’dan geniş sempati toplamakta idi. Hatta bu gemi ile ilgili olarak, içinde ‘marifetli çarh gemisi, İngiliz'den gelir iyisi’ sözleri geçen ve o günlerde popüler olan bir halk türküsü bile yakılmıştı. Sürat, bir gün önceden Beşiktaş ile Ortaköy arasındaki Çırağan Sarayı’na getirilmiş ve sarayın rıhtımına bağlanmıştı. Sözünü ettiğimiz günde, kaptanı Mr. Kelly’nin yönetiminde tekmil mürettebatı ile sefere çıkmak üzere hazır beklemekte idi.


Sürat Gemisi

O gün Cuma namazını Beşiktaş’ta kılan padişah Sürat Gemisi’ne geçerek Marmara Denizi’ne açıldı. Buharlı sefine ve ona refakat eden on beş donanmayı hümayun teknesi limandan çıkarken Osmanlı topçusu hükümdarın filotillasını Kızkulesi, Sarayburnu, tersane ve tophanenin her birinden atılan yirmibir pare topla uğurladı. Donanma, Cumartesi günü sancak tarafında Ganos Dağı eteklerinde Şarköy’ü geçtiğinde akşam yaklaşmakta idi. Bir saat daha yol alındıktan sonra, saat dokuz civarında, gemilerden bakıldığında Gelibolu’daki Namazgah tepesinde yakılmış üç büyük ateş görünmeye başladı. Sürat gemisi ve donanmadaki diğer büyük gemilerin güvertelerinde de büyük meşaleler yanıyordu. Namazgah tepesinde Padişahın gelişini beklemekte olan gözcüler gemilerin meşalelerini seçmeye başlar başlamaz, önceden hazırlamış oldukları diğer iki kuru dal yığınını da tutuşturdular. Donanma gözcüleri, uzaktan izledikleri üç ateşin birden beşe çıkması ile doğru rotada olduklarını ve karşılama hazırlıklarının eksiksiz yerine getirildiğini anladılar. Saat on olduğunda Sürat gemisi ve donanmadaki diğer gemiler Gelibolu sahilinin beşyüz metre kadar açığında demirlediler. Ön tarafında iki meşale bulunan onaltı kürekli büyük bir filika kıyıdan ayrılıp hızla Sürat’e ulaştı. Filika ile gelen Kal’a-i Sultâniyye (Çanakkale – Çimenlik Kalesi) Muhâfızı Salih Paşa idi. Filika yandan çarklı gemiye yanaşır yanaşmaz, Paşa yaşından ve cüssesinden beklenmeyen bir çeviklikle Sürat’ten sarkıtılan borda merdivenini tırmandı ve küpeşte kapısında bekleyen Kaptan Kelly’i selamladıktan sonra hemen saltanat bölmesine yöneldi. Sultan Mahmut iki adet büyük ve kandilli avizenin aydınlattığı salonda üzerine bordo renkli atlas kumaş örtülü bir koltukta oturuyordu. Paşa, eğilerek salona girdi ve padişahın kendisine doğru yaptığı el işareti ile kendisine yaklaştı ve diz çökerek sultanın atlas örtüsünün kenarını üç kez öperek başına götürdü. Mahmut’un ikinci işareti ile konuşmaya başladı; “Padişah-ı zemân ve şehen-şâh-ı devrân, mâlik-evreng-i saltanat ve veliyyü’n-ni’met efendimiz hazretleri, Edirne Vilayeti Gelibolu Sancağı’na hoş gelmiş sefalar getirmişsiniz sultanım”. Padişah, Paşa’nın bu saygı ziyaretine birkaç gönül alıcı sözle karşılık verdi. Vakit ilerlediği ve dinlenmek arzusunda olduğundan Paşa’yı fazla tutmayarak kıyıya dönmesini sağladı. Gelibolu ahalisinin büyük bir kısmı geceyi sahilde yakılmış yüzlerce meşalenin altında, kıyıya oldukça yakın demirlemiş Sürat gemisi ve donanmayı humayun’a ait diğer sefineleri izleyerek sabahı bekledi.   

Pazar günü sabahı gün ışıdığında, Padişah’a eşlik ederek İstanbul’dan gelmiş bulunan paşalar, saray görevlileri, muhafız alayı ve mızıka takımı kendilerini getiren teknelerden ayrılan filikalarla kıyıya çıkmış ve topluca sabah namazını kılmışlardı bile. Geceyi kıyıda geçiren ahaliye, sabah evlerinden gelen halk da katılınca bütün Gelibolu sahile boşalmış oldu. Kıyıda, Peksimethâne iskelesi önünde, padişahı bekleyenler arasında Rikâb-ı Hümâyûn Ağaları, Kapıcılar Kethudâsı Nuri Paşazâde Mehmet Bey, Hademe-i Hassa ve Asâkir-i Hassa, miralaylar, binbaşılar, Hasahur Hademeleri ve saray ahırları sorumlusu Mehmet Ağa görünüyordu. Bir önceki akşam Salih Paşa’yı Sürat gemisine getirip götüren büyük filika yeniden Sürat’e yanaşmış, burdosuna al atlas kumaşlar sarkıtılmış, ortasına yerleştirilen uzun bir direğe de padişahın sancağı çekilmişti. Güneşin Anadolu yakasındaki tepeler üzerinden yarım mızrak boyu yükseldiği sırada, sahilde bekleyenler çarklı geminin güvertesine üç Mızıka-i Humayûn neferinin çıkıp yan yana dizildiğini gördüler. Neferler ellerindeki borazanları kaldırırken filikadaki kürek erleri de ayağa kalkıp kürekleri havaya diktiler. Kıyıdaki mızıka takımı da anında hazırola geçti. Borazan neferlerinin çaldığı ti ile Sürat’in güvertesinin ortasında bulunan saltanat dairesinin kapıları açıldı ve 30uncu Osmanlı Padişahı, 109uncu Halife, Sultan ‘Adli’ II. Mahmut güverteye çıktı. O anda, Peksimethâne’nin önünde sıralanmış dört kös gümbürdemeye, bunların etrafına yerleşmiş mızıka da, en yüksek perdeden ‘Ceddin Dede’ marşını çalmaya ve bir ağızdan okumaya başladı. Sultan, bordo merdiveninden filikaya inerken sahile yığılmış bulunan ahali de, tekmil Osmanlı mülkünün sahibi, bütün Osmanlı tebaasının yanında dünya Müslümanları’nın tamamının koruyucusu ve efendisi padişahlarını uzaktan da olsa görebilmenin heyecanı ile avazları çıktığınca ‘Padişahım çok yaşa’ diye haykırıyordu. Sultanı taşıyan filika beş altı dakikada kıyıya ulaştı. II. Mahmut dizlerinin bir karış yukarısına kadar inen önü sırma işlemeli turkuaz mavisi ipekli bir mintan giymişti. Belinde sırmalı bir kemer vardı. Kendisinden önceki padişahların giymediği beyaz pantolonu batı uygarlığına duyduğu sempatiyi yansıtıyordu. Mintanının üstünde koyu lacivert bir pelerin vardı. Boynunda, nerede ise ‘el kadar’ denebilecek, değerli taşlarla kaplı, üst tarafında ay ve yıldız, altında yedi kollu güneşin ortasına yerleştirilmiş tuğrasından oluşan bir nişan taşıyordu. Üzerinde çok uzun beyaz bir sülün tüyü bulunan bordo kırmızısı fesi kıyafetini tamamlamakta idi. Rıhtımda padişahı bekleyenler arasında, yukarıda sayılanlardan başka, Çirmen Valisi Hüseyin Paşa, Çanakkale Muhafızı Salih Paşa ve eski Gelibolu Ayanı Hasan Bey’in kardeşi Kalyonizade Ahmet Bey de vardı. Padişah rıhtıma çıkar çıkmaz, kendisini bekleyen zevattan protokol açısından en kıdemli olan onbeş yirmi kişi sırayla hünkârın önünde diz çöküp pelerininin eteğini öptüler. Padişahın yanına, bembeyaz bir arap atı getirildi. Atın üzerine eğer altlığı olarak kenarları sırmalı al bir çuha atılmış, üzerine altın kakmalı bir eğer bağlanmıştı. II. Mahmut, bir seyisin iki elini birleştirerek oluşturduğu basamağı kullanarak atın sırtına oturdu. Yakın korumaları pelerinini düzgün durması için düzelttiler. Bu sırada mızıka daha oynak parçalara geçmiş, ahali padişahı daha da yakından görebildiği için iyice çoşmuş idi. Beyaz atın başının iki tarafında duran hassa muhafızları dizginleri çekerek şehrin üst mahallelerine çıkan yolun iki tarafına dizilmiş diğer muhafızların arasından ilerlemeye başladılar. Padişahı karşılamaya gelmiş olan devlet erkanı ve yerli ileri gelenler de sultanın ve onun önünde ilerleyen mızıkanın ardına düştüler. Kortej bu şekilde Kalyonizade Ahmet Bey’in konağına kadar geldi. Padişah orada, konağın kapısındaki üzeri al atlas ile örtülü binek taşına basarak attan indi. Günün geri kalan kısmı, şehirde kalacağı sürece ikametine tahsis edilmiş olan bu konakta padişahın, saygılarını sunmaya gelen Gelibolu eşrafını kabülleri ile geçti.

Ertesi gün ev sahibi Ahmet Bey padişahı ağabeyi Hasan Bey’in çiftliğine götürdü. İki saati aşan bu yolculuğu padişah beyaz atının üzerinde, atın dizginlerini tutarak yol gösteren Ahmet Bey de yaya olarak yaptılar. Tabii, padişaha refakat eden hassa muhafızları ve kalabalık bir grup zevat ta arkadan gelmekte idi. Rivayet olunur ki, yolun o kadar uzun olacağı konusunda bilgilendirilmemiş olan II. Mahmut çiftliğe ulaşmadan sıkılmaya başlar ve bir ara önünde yürümekte olan Kalyonizade’ye “Daha gelmedik mi, Ahmet?” diye seslenir. Ve o anda Ahmet Bey’in dudakları uçuklar. Çok şükür, padişahın sıkıntısı Ahmet Bey için daha da ciddi bir akıbete neden olmaz ve az sonra çiftliğe ulaşırlar ve padişah da çiftliğin önünde kendisini görmeye gelmiş köylülerin sevgi gösterilerinden memnun kalarak keyifli bir gün geçirir.

Sultan II. Mahmut bir sonraki gün Bolayır’a giderek Rumeli fatihi Süleyman Paşa’nın türbesini ziyaret etti. Yolculuğu sırasında ve Bolayır’da köylülerle ve yerel yetkililerle sohbet etti. Bir Osmanlı padişahının sıradan köylülerle ve alt kademelerde kamu hizmetlileri ile sohbet etmesi daha önce duyulmuş görülmüş şey değildi. Bu gezide ve diğer vesileler ile sergilediği bu davranışlar II. Mahmut’a hükümranlığı sırasında tebaasının hayranlığını kazandırdı. 

O yıllarda Gelibolu’da Müslümanların yanında yaşayan çok sayıda Hristiyan (Rum ve Ermeni) ve Musevi tebaa vardı. Mahmut, daha ertesi gün şehirde yaşayan bu farklı etnik toplulukların ileri gelenlerini kabul ederek dertlerini dinledi. Gelibolu’da değişik tesisleri gezdi, pek çok çeşme, hamam, cami ve okulun tamire muhtaç olduğunu saptayıp bunların elden geçirilmesi için talimat verdi ve kaynak tahsis ettirdi.

Sultan II. Mahmut, amcası III. Selim ile beraber defalarca İstanbul’daki Galata Mevlevihanesi’ne giderek oradaki etkinliklere katılmış ve zaman içinde kendisi de Mevleviliğe karşı sempati geliştirmişti. Gelibolu’da bulunduğu sırada da dünyanın en büyük Mevlevihanesi olduğu söylenen bu dergahı ziyaret etme fırsatını kaçırmadı. Bu ziyaret sırasında İsmail Ağa, Suyolcuzade Salih Efendi, Hammamizade İsmail Dede Efendi ve Müezzin Abdi Efendi gibi zamanın diğer ünlü bestecilerinin hazır bulunduğu sema gösterisine izledi.

 
10 Haziran günü cuma namazını Eski Cami’de kıldı ve Cuma selamlığına çıktı. Camiye at üzerinde ve hassa alayı refakatinde ve top atışları ile gidip dönen padişah, daha sonra tekrar Peksimethane İskelesi’ne gelerek oradan yine filika ile Sürat Gemisi’ne geçti ve Çanakkale’ye doğru hareket etti. Ertesi sabah Çanakkale’ye varan II. Mahmut , daha sonraki günlerde Sarıçay kenarındaki Çınarlık mesire yerini, şehir dışındaki tabyaları, Kilitbahir Kalesi’ni ve Kilitbahir Köyü’nü, Seddülbahir Kalesi’ni, Bozcaada’yı ve Nara Burnu civarındaki Zuhuri Baba türbesini ziyaret etti. 17 Haziran’da tekrar Gelibolu’ya dönerek bu kez Bolayır ve Keşan beldeleri üzerinden karadan Edirne’ye gitti, oradan da İstanbul’a döndü. 

Osmanlı’nın Batı uygarlığının gerisinde kaldığını fark etmesi ile Avrupa ülkelerini tekrar yakalamak için III. Selim’in başlattığı yenilikçi akımın en önemli hükümdarı olan II. Mahmut, padişah olduğu dönemin son derece olumsuz ve talihsiz koşullarına karşın, pek çok yeniliği gerçekleştirdi ve tanzimat hareketinin daha sonra da genç Türkiye Cumhuriyeti’nin giriştiği çağdaşlaşma gayretinin zeminini oluşturdu. Padişahın, burada anlattığım Gelibolu seferinde çağın ileri teknolojisinin sembolü olan buharlı bir gemiyi kullanmış olması ve daha önceki hükümdarların yapmadığı kadar halkına yaklaşarak onların dertlerine kulak vermesi ve yaptığı yeniliklerin tebaası tarfından nasıl karşılandığını yerinde incelemesi o zaman için devrim niteliğinde etkinliklerdi.

Gelbolu Rüzgarı’nda daha önce yayınlanmış yazı ve öykülerimde olduğu gibi, bu yazı da çoğu gerçek olaylara dayanmakla beraber kurmaca bölümler de içeren bir çalışmadır. Dolayısı ile bu yazım, tarihi olayların ayrıntılarını öğrenmekten çok, o günlerin ruhunu hayal etmek niyeti ile okunur ise, yazıyı yazmaktaki amacıma ulaşmış olurum.
 

Wednesday, September 23, 2015

POSTALSIZ YÜZBAŞI

(GELİBOLU RÜZGARI dergisinin Eylül 2015 sayısında yayınlanan kısa hikayem)


Nikolay Petronoviç, Saratov gemisinin küpeştesine dayanıp altıyüz metre kadar yaklaşmış oldukları kente ilk kez baktığında, beş yıl önce kırk kilometre kadar daha batıda, Anafartalar köyü yakınında Avusturalya ve Yeni Zelanda birlikleri ile Osmanlı kuvvetleri arasında yaşanmış olan büyük boğazlaşmaya destek veren İngiliz donanmasının topları ile hayli hasar görmüş olan Gelibolu, yıkık dökük binaları ile, bir süre konuk edeceği bu yabancıya hiç de sevimli bir görüntü yansıtmıyordu. Daha bir aydan kısa bir süre önce Kırım’da Bolşevik devrimci güçlerine yanilerek ülkerelerini terk etmek zorunda kalmış olan yüzelli bin Beyaz Rus kitlesinin bir parçası olarak Saratov ile Gelibolu’ya gönderilen otuzbin kişilik kafilenin içinde, 22 yaşında genç bir subay olarak yer alan Nikolay, her şeye rağmen, çok zor koşullar altında yaşamak zorunda kaldığı gemiden kurtulup karaya ayak basacağı için tanrıya şükretti.

O 26 Kasım 1920 günü Gelibolu’ya ulaşanlar zorla ayakta durabilen, haftalardır süren açlıktan avurtları çökmüş perişan bir kafileydi. Nikolay, rıhtıma çıktıklarında Fransızlar’ın dağıttığı kişi başına düşen bir buçuk somun ekmek ve yarım kavanoz et konservesini bir lokmada gövdeye indirdi. Gelenler karaya çıktıktan kısa bir süre sonra şehrin altı kilometre batısında, bugün Münip Bey Çifliği’nin olduğu yerde, kurulu kampa yerleştirildiler. Kafilenin içinde, Bolşeviklere karşı Çarlık düzenini savunmak üzere Beyaz Rus ordusuna katılmış gönüllü asker ve subaylar yanında, bunların eşleri, çocukları, bazı yaşlı aile fertleri ve çeşitli askeri okulların öğrencileri de vardı. Çoğu sobasız ve ocaksız çadır ve barakalara yerleştirilen gelenler, Rusya’daki gibi serin bir iklimden geldikleri halde kasım ayı sonlarında Gelibolu’yu etkisi altına alan keskin ayazdan etkileniyor, zaten bağışıklık sistemleri zayıflamış olanlar hasta düşüyordu.

Büyük savaşın Osmanlılar açısından bitmesi için imzalanan Mondros ateşkes anlaşması uyarınca Gelibolu Fransız işgali altına girmişti. Ancak, Yunanlılar Gelibolu’yu işgal etme konusunda Fransızlar’dan daha iştahlı olup onlardan önce, 4 Ağustos’da, karaya çıkarak şehrin denetimini devralmışlardı. Aslında, Yüzbaşı Nikolay ve diğer 30,000 kadar Beyaz Rus’un Gelibolu’ya geldikleri günlerde Anadolu ve Trakya’da güç dengeleri gün be gün değişmekte idi. 1917’de komunist devrimini başlatan Bolşeviklere karşı mücadelelerini kaybeden Beyaz Ruslar, Birinci Dünya Savaşını kazanmış olan devletlerin (İngiltere, Fransa, Yunanistan, ABD, vs.) savaştaki müttefikleri olduklarından himaye altına alınmışlar ve kaçmak zorunda kaldıkları ülkelerinden çıktıktan sonra geçici olarak, İstanbul, Gelibolu ve Limni adasına yerleştirilmişlerdi. Öte yandan, Osmanlı kuvvetlerine karşı büyük savaşı kazanmış olan devletler Anadolu’yu bölüşmeye geldiklerinde, Türk halkının postu kolay teslim etmeye hazır olmadığını gördüler. Mustafa Kemal’in öncülüğünü yaptığı Türk Ulusal Hareketi, mücadelesine destek olmaları için Rusya’da Sovyetler ile ilişkileri ilerletmekte idi. 17 Ağustos’da Mustafa Kemal’in görevlendirdiği bir heyet Moskova’da Sovyetler ile işbirliği görüşmelerine başlamıştı. Beyaz Ruslar’ın Gelibolu’ya varmasından kısa bir süre önce külçe altın halinde ilk parti Sovyet yardımı Erzurum'a gelmiş ve Türk Ulusal Hareketi kuvvetleri tarafından teslim alınmıştı. Yine kısa bir süre önce, Sovyetler’in Rusya’nın Tuapse limanından gönderdiği ilk savaş malzemeleri de Trabzon'a ulaşmıştı. 4 Ekim’de ilk Sovyet elçilik heyeti Ankara’ya gelmiş, Ali Fuat Paşa da Ankara hükümetini temsilen Moskova büyükelçiliğine atanmıştı. Buna karşın, Gelibolu’daki Beyaz Rus kolordusundaki bazı subayların Mustafa Kemal’in ordusuna katılma niyetleri öğrenildiğinde bu subaylar bizzat kolordu komutanı General Kutepov tarafından diğer askerlerin önünde sille tokat dövüldü (s 22). Uzun lafın kısası, Beyaz Ruslar Gelibolu’da kendi müttefikleri tarafından geçici olarak himaye altına alınmışlar, buna karşılık ülkenin vatanseverleri galip devletlere baş kaldırarak Beyaz Ruslar’ın can düşmanı Bolşeviklerle yakınlaşmakta idiler. Ruslar’ın Gelibolu’da ne kadar kalacakları ve Anadolu’da başlayan Ulusal Hareket’in başarıya ulaşması durumunda akıbetlerinin ne olacağı meçhul idi.  



Rus askerlerin çoğunun, hatta subayların bazılarının ayaklarına giyecek ayakkabı veya postalları yoktu. Ancak, en azından bu durum nedeni ile yerel halktan utanmaları gerekmiyordu. Çünkü, Gelibolu’nun yerli ahalisinin büyük çoğunluğu da ayakkabı alamayacak kadar yoksuldu. Yüzbaşı Nikolay’a ancak Gelibolu’dan ayrılacağına yakın bir çift postal verilebildi.

Kasım ayının iliklere işleyen soğuğuna karşın, 1921 yılının ilk haftası Gelibolu’da hava, ocak ayında beklenmedik şekilde ılık ve rüzgarsız idi. Nikolay, diğer genç subaylarla zaman zaman şehre inip çarşıda gezinme fırsatı buluyordu. Bu şehir gezileri sırasında kırmızı ponponlu beyaz bereleri ile gezen Fransız danizcilerine, kapkara Senegalli askerlere ve süslü üniformaları ile dolaşan Yunan polislerine rastlıyordu. Nikolay, kamptan iki arkadaşı ile o hafta içinde bir gün şehre indi. Limana indiklerinde Artemida gemisini gördüler. Bir süre önce Fransızların da baskısı ile, Beyaz Ordu nefer ve subaylarına, isteyenlerin askerlikten ayrılıp ‘mülteci’ statüsüne geçebilecekleri, bunların da Avrupa ülkelerine giderek iltica hakkı talep edebilecekleri söylenmişti. Ne yazık ki, bu seçimi yapıp Avrupa’ya giden ilk kafileyi hiçbir ülke kabul etmemiş ve Artemida ile geri dönmüşlerdi.

1921’in mart ayına gelindiğinde, Gelibolu’daki Rus varlığı, ilk geldiklerindeki karmakarışık ve düzensiz görüntülerini hayli aşmış, dışarıdan bakıldığında çok daha disiplinli ve düzenli bir izlenim veriyordu. Nikolay o gün tabur komutanı tarafından şehre gönderilerek General Georgiyeviç’in evine uğrayıp Almanca kursunda kullanılmak üzere bazı kitapları ödünç istemekle görevlendirilmişti. Generalin kaldığı eve giden yolun üzerinde servi ağaçlarının çevrelediği, kıyısında fıskiyelerin yer aldığı büyükçe bir süs havuzu vardı. Havuzun başında yirmi otuz Senegalli asker durmuş binek katırlarını suluyordu. Nikolay, bir iki dakika bu renkli manzarayı izledikten sonra generalin az ilerdeki evine yöneldi. Eve vardığında bahçe kapısı aralık olduğu halde içeri girmeyerek dışarıdan seslendi; ‘Sayın Generalim!’. Kısa bir sessizlikten sonra, iki katlı evin arka tarafından dolanarak gelen genç bir kız Nikolay’a yaklaştı ve üç adım kadar uzağında durdu. Gelibolulu Türk kadınların sürekli baş örtülü, hatta çoğunun çarşaflı olup bütün erkeklere karşı ürkek davranışlarını bilen Nikolay, başı açık bu kızın generalin ailesinden olabileceğini düşündü. Ancak, kız bozuk bir şive ile Rusça “Jeneral yok ” deyince yanıldığını anladı. “Ne zaman döner?” diye sordu Nikolay. Kızın yüzündeki ifadeden sorulanı anlamadığı belli idi. Delikanlı, çaresiz, geri dönmesi gerektiğini düşündü. Ancak genç kızın güler yüzü ve sıcakkanlı davranışından yüreklenerek sordu; “Senin adın ne?” Sarışına yakın kumral saçlarını iki kuyruk şeklinde örmüş olan kız bu kez sorulanı anladı; “Kalliyope” diye yanıtladı. Nikolay, gülümsedi ve kendini işaret ederek “Nikolay” dedi. İki genç bir iki saniye birbirlerine baktılar sonra delikanlı elini hafifçe ‘hoşça kal’ anlamında kaldırdı ve arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. Elli metre kadar gidip sokağın köşesine geldiğinde durup geriye baktı. Kalliyope hala bahçe kapısında idi ve arkasından ona bakıyordu. Bu kez genç kız aynı şekilde elini kaldırdı. Nikolay bir an durdu sonra köşeyi dönüp çarşıya doğru yöneldi. 1917 yılının ekim ayında patlak veren Bolşevik devriminden bu yana Kırım ve Ukrayna’da, Çarlık düzeninin tekrar yerine kurulması için, çoğu gönüllülerden oluşan Beyaz Rus ordusunda, Sovyetlere karşı olduğu kadar açlık, hastalıklar ve sefalet ile de mücadele ettiği son dört yıl içinde karşı cinsten kimse ile yakınlaşmamıştı. Gelibolu’da yaşamı bir az olsun sakinleşip en azından ölüm korkusundan kurtulmuş olmasına rağmen yoksulluk ve geleceği ile ilgili belirsizlik Nikolay’ı hayli bezdirmişti. Tam da bu ruh hali içindeyken genç ve güzel bir kızın kendisi ile ilgilenir görünmesi genç subayı etkilediği kesin idi.

Haziran ayı yarılandığında Gelibolu çevresindeki ekin tarlalarında buğday hasadı başladı. Herhangi bir ödenek veya maaşları olmayan Rus erleri ve hatta bazı subaylar üç beş kuruşluk cep harçlığı için hasatta çalışmaya başladılar. Nikolay da bir kaç gün orak biçmeye gitti. Uzaktan bakıldığında daha uzun bir süredir güneş altında çalışıyor olmaları nedeni ile daha esmer görünen Türk çiftçiler arasında genellikle sarışın ve beyaz gömlekli Ruslar hemen ayırt ediliyordu. Rus askerler yalnız çitçilere değil zaman zaman Rum balıkçılara da yardımcı oluyordu. Sahilde ağ çeken balıkçıların arasına karışmış tek tük Rus askeri görmek artık pek şaşırılacak bir şey olmaktan çıkmıştı. Türk ahalinin Ruslara karşı tutumu da oldukça dostane ve misafirperver idi. Az da olsa, bazı varlıklı Türklerin, Rus ailelerden bazılarını evlerinde konuk ettikleri dahi görülüyordu. Yerli halkın bu konukseverliğini erken keşfeden Rus erleri, özellikle, Gelibolu’ya ilk geldikleri ve yeterli gıda bulamadıkları kış aylarında akşamları şehrin kıyısındaki Türk konaklarına kadar gelip camları tıklatarak pencereye çıkan konak sahiplerinden “khleb, khleb” diye ekmek isterlerdi.

Nikolay’ın Gelibolu’da geçirdiği yaşamından hafızasında yer eden en canlı anılardan biri de yaz sonuna doğru şahit olduğu bir Rum defin işlemi sırasında gördükleri oldu. O gün, şehrin kıyısındaki küçük bir Rum mezarlığının yanından geçerken, ağlamakta olan yaşlı bir Rum kadını ve onu teselli etmeye çalışan bir papaz gördü. Defnedilen, kadının son yakını idi ve o yıllarda Gelibolu’da tifodan sonra en çok can alan veremden ölmüştü. Rum mezarlığı küçük bir Müslüman türbesinin hemen bitişiğinde idi. O sırada, türbenin Rum mezarlığına göre diğer tarafındaki servi ağaçlarının altında bir kaç Rus asker oturmuş, Rum mezarlığındaki definden habersiz, biri gitarıyla hafifçe eşlik ederken bir diğeri de şaşılacak güzellikte bariton fakat yumuşak sesiyle popüler bir Rus halk şarkısını, Katyuşa’yı, söylüyordu.

Çiçeklenmiş tüm ağaçlar.
Kıvrım kıvrım yükselir sis.
Katyuşa kıyıya koşar,
Kıyı sarptır, kıyı sessiz.

Koşar da bir türkü tutturur
Bozkırların kartalına, 
Yüreği onun için çarpar durur,
Taşır mektuplarını göğsünde
Uç türkü, ışığa katıl ve uç,

Parlayan güneşe doğru.
Sınırımızda nöbet tutan mert yürekli askere götür
Pırıl pırıl bir selam Katyuşa'dan.
Götür ki unutmasın hiç,

Yârinin sesini kulağında çınlayan,
Söyle göz kulak olsun memlekete,
Katyuşa’nın aşkına olan sadakatı gibi.

Bu tuhaflık yetmiyormuş gibi, tam da bu sırada biraz uzaktaki minarenin şerefesine çıkmış bulunan müezzin yanık sesiyle ikindi ezanını okumaya başladı. 1921 yılında Gelibolu’da iç içe geçmiş farklı kültürler, inançlar ve etnik kimlikler çok ilginç bir mozaik oluşturuyordu.

Aylar geçiyor, sonbahar yaklaşıyordu. Gönüllü Beyaz Rus Ordusu’nun kumandanları, askerler arasında Rusya’ya tekrar geri dönme umudunu canlı tutmak için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlardı. Bu faaliyetlerden biri de, kampta haftada birkaç gün tekrarlanan ve adına ‘sesli gazete’ denen konferanslardı. Bu toplantılarda, bin kadar asker büyükçe bir mekana toplanıyor, ordudan bir subay belli bir konuda konuşma yapıyor ve askerlerin moralini tazelemeye çalışıyordu. Buna rağmen, Gelibolu’ya gelen asker ve subayların yaklaşık yüzde otuzu bir kaç ay içinde ‘mülteci’ statüsüne geçerek ordudan ayrıldı. Kalanların önemli bir kısmını bir arada tutan unsur, günün birinde Rusya’ya dönüp monarşiyi tekrar yerine yarleştirmek için Bolşeviklerle tekrar savaşa tutuşmaktan çok, gidecek bir yerleri olmaması idi.

Ağustos sonuna doğru, Fransızlar Rus ordusunu beslemeye devam etme konusunda isteksizliklerini belli etmeye başladılar. Ruslara verilen yiyecek miktarı azaltıldı, mülteci statüsüne geçerek uzak ülkelere gitme konusunda davetler arttı. Ancak, bu davetleri kabul edecekleri nasıl bir akıbetin beklediği hakkında bilgi ve en ufak bir garanti yoktu.

Nikolay’ın Gelibolu ile ilgili az sayıdaki güzel anılarından biri de, yine kamptan subay arkadaşları ile çıktığı Gelibolu Feneri ve civarındaki gezintiler idi. Özellikle yaz akşam üstlerinde şehrin Rumları, Fransız subayları ve eşleri, Yunan askerleri ve Rus ordusundan yüksek rütbeli subaylar ve aileleri Fener ve civarında gezinti yapıyorlardı. Bu kalabalığın arasında az da olsa Müslüman Türk, Ermeni ve Yahudi de görmek mümkündü. O sıralarda Mustafa Kemal’in askerleri batı Anadolu’da işgalci Yunan ordusu ile çarpışmakta olduğu halde, Gelibolu’daki Türk ve Rum ahali arasında belirgin bir husumet görünmüyordu. Fener civarında yapılan bu gezintilerden birinde Nikolay ailesi ile dolaşmaya çıkmış Kalliyope ile karşılaştı. İki gencin birbirlerini görmeleri ile heyecanlandıkları belli olmakla beraber uzaktan bakışmaktan başka yapacak şeyleri yoktu. Genç subay, usulünce tanıştırılmamış olduğu genç kıza ailesinin yanında yaklaşmaya cesaret edemedi,

Sonunda Nikolay, 30 Ağustos 1921 günü büyük bir Rus kafilesinin içinde Reşid Paşa adlı gemi ile İstanbul üzerinden Bulgaristan’a gitmek üzere Gelibolu’dan ayrıldı. Gemi Şengün Hamamı açıklarından geçerken şehrin denize bakan evlerinin hemen hepsinin bahçe ve pencerelerine çıkmış ahali uzaklaşan Rus gönüllülerini salladıkları beyaz mendiller ve hatta yer yer büyük beyaz örtülerle uğurluyordu. Nikolay, o kalabalığın içinde kumral örgülü saçları ve ıslak gözleri ile kocaman bir beyaz mendil sallayan Kalliyope’yi de seçebildiğine yemin edebilirdi.


 

Monday, June 8, 2015

1966 Ford Mustang

Efsane otomobil Ford Mustang Ağustos 1964’de Amerika’da satışa çıktı. 1966 yılının sonbaharında biri vişne çürüğü diğeri lacivert ve’convertible’ iki Mustang İzmir Birinci Kordon’daki bir galerinin vitrininde boy göstermişdi. Sınıf arkadaşım Esen ile defalarca Alsancak’da bu otomobilleri görmeye gittiğimizi anımsıyorum.  Doğal olarak, öğrenci bütçesi ile geçindiğimiz o yıllarda böyle bir araca sahip olmak, kurmaya bile cesaret edemiyeceğimiz bir hayaldi.

Aradan yıllar geçti, koşullar değişti. 1973’de Ohio State Üniversitesi’nde Master çalışmama başlamak üzere Amerikaya gittiğimde 1960’lı yılların Mustang modelleri artık ikinci el olarak satılıyordu.  Ancak, 1965 ve 1965 modelleri, aradan geçen kısa süreye rağmen otomobil kolleksiyoncularının gözdesi olmuşdu.  Ben de, Birinci Kordon’da aşık olduğum bu ‘vahşi at’tan, kullanılmış da olsa, bir tane edindim.
On beş yıl yaşadığım Birleşik Devletler’de daha sonra iki Mustang’ım daha oldu (1975 ve 1980 modeller). Bu gün de çalışma masamın üzerinde gençlik aşkımın küçük bir modeli bulunuyor.